27 Mayıs 2017 Cumartesi

Adı: Demokrat Parti, Amacı: Tarihi hasım, 27 Mayısçı CHP ile yakınlaşmak mı?

CHP,
(Cumhuriyet Halk Partisi) 
Demokrat Parti
yakınlaşması
EMİN VAROL
26-05-2017, 12:59

16 Nisan referandumunun üzerinden 40 gün geçti. "Evet" bloğunda henüz ziyaretler başlamadı.
AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, referandumda "Evet" için çalışan MHP ve BBP Genel Başkanlarını ziyaret ederek " teşekkür edecek mi?" bilemiyoruz.
Ancak, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu bu konuda hayli mesafe aldı. Kılıçdaroğlu, yüzde 49'luk bloğu diri tutabilmek için, "Hayır" için çalışan siyasi partilerin genel merkezlerini ziyarete, Erdoğan'ın, "siyaset okulu" olan Saadet Partisi'nden başladı.
Ardından, Rahmetli Turgut Özal'ın yaptırdığı görkemli Genel Merkez binasını kullanan Demokrat Parti Genel Başkanı Gültekin Uysal'la bir araya geldi.
Ancak, Merkez Sağ'daki bu önemli buluşmadan önce CHP Genel Merkezi'nin, yine merkez sağdan bir ziyaretçisi vardı. DYP Genel Başkanı Çetin Özaçıkgöz, sürpriz bir şekilde
Kemal Kılıçdaroğlu'ndan randevu isteyerek görüşmeye geldi. Kısa süren görüşmede 2019'a yönelik dilek ve temenniler ele alındı.
Baş başa yemek…

Kemal Kılıçdaroğlu ile Gültekin Uysal arasındaki görüşme ilk değildi. Aşağıda anlatacağım nedenlerle son da olmayacaktı.
CHP içindeki, eski DYP'lilerin aracılığıyla 16 Nisan referandumundan önce de Kılıçdaroğlu ile Uysal, Göksu Restoranda baş başa bir akşam yemeği yedi. Bu yemekte, ikinci adamlar yoktu. İki liderin birbirlerini daha yakından tanımalarına fırsat tanıdılar. Hem referandum stratejilerini görüştüler, hem de geleceği, seçimler yılı olan 2019'u konuştular.
Kılıçdaroğlu yemekten olumlu izlenimlerle ayrıldı. Hatta DP Genel Başkanı Gültekin Uysal için, "Bravo. Bu genç yaşta kendini çok iyi yetiştirmiş" dedi.
Kılıçdaroğlu: "Hayır oyları yükseliyor"
Bu yemekten sonra CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu, Demokrat Parti Genel Merkezi'ne daha rahat gitti. Çünkü, artık DP lideri Gültekin Uysal'ı daha yakından tanıyordu.
Kemal bey yanına Haluk Koç ve Kenan Nuhut'u, Gültekin Uysal da Muhammed Kelleci ve Muhtar Mahramlı'yı almışdı. Liderlerin dışındaki görüşmeye katılan dört isim, toplantıdan sonra kurulan "Ortak Hayır Çalışma Grubu"nun üyeleri oldu.
Kılıçdaroğlu: "Hayır oyları yükseliyor"
Nezaket sözcüklerinden sonra CHP Lideri Kılıçdaroğlu, Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu ile yaptığı görüşmeden bazı bölümleri aktardı. Ve Temel beyin de "Hayır" bloğunu diri tutmak istediğini iletti.
16 Nisan referandumunda "Hayır" oylarının yüzde 50'nin üzerinde olduğuna inandığını söyleyen Kılıçdaroğlu'na DP Lideri Uysal, "aslında yüzde 52'nin de üzerinde diye düşünüyorum Ancak bir takım ayak oyunları yaşadık" diye karşılık verdi.
Kılıçdaroğlu, 16 Nisan'dan sonra, ekonomi ve dış politikadaki tutarsızlıklar nedeniyle "Hayır" oylarının "inanılmaz bir şekilde yükseldiğini" söyledi. Ardından da "sık sık bir araya gelelim. Bu işin muhasebesini yapmamız lazım. Hayır oylarını sürekli gündemde tutalım" diye temennisini ekledi.
Kılıçdaroğlu: "Sağ-Sol diye birşey kalmadı"
Rahmetli Turgut Özal'ın makam odasında gerçekleşen görüşmede, 1950'lerin Demokrat Parti'si ile başlayan ve Adalet Partisi-Anavatan Partisi-Doğru Yol Partisi ile devam edem merkez sağ hareketin tarihçesi de gündeme geldi.
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Rahmetli Celal Bayar ve Adnan Menderes'in de birer CHP üyesi olduklarını hatırlatarak, Demokrat Parti'nin aslında CHP'nin içinden çıkmış bir hareket olduğunu anlattı.
Ardından merkez sağın önemli isimlerini saymaya başladı. Celal Bayar, Adnan Menderes, Süleyman Demirel'in isimlerini sayan Kılıçdaroğlu'na, salondakiler Turgut Özal'ı da hatırlattı.
"Demokrat Parti ile o kadar fazla ortak noktamız var ki" diye konuşmasına devam eden CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu, "Herşeyi aynı düşünüyoruz, yok birbirimizden farkımız" dedi. CHP Lideri, sözlerini şöyle tamamlıyor:
"1996'dan itibaren sağ-sol diye bir kavram da kalmadı zaten"
Kılıçdaroğlu: " Henüz adayımız yok. Her parti ayrı aday çıkarmalı. İkinci turda bu işi bitiririz.
Sohbetin bir bölümünde DP Genel Başkanı Gültekin Uysal, CHP içinde Deniz Baykal'la tartışma konusu olan bir soru sordu. Uysal'ın, " 2019 için bir Cumhurbaşkanı adayınız var mı?" sorusuna CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu "şu anda yok" diye cevap verdi.
Kılıçdaroğlu, her partinin ayrı ayrı aday çıkarması gerektiğini belirtti ve "birinci turda Erdoğan seçilemeyecek, ikinci turda biz birleşerek işi bitiririz." diyerek yeni bir iddiayı dillendirdi.
Kılıçdaroğlu: "Anayasa taslağı hazırlıyoruz"
Özel Kalem Müdürü Hasan'ın ikram ettiği çay ve kahveler içildikten sonra, sohbet daha da koyulaştı.
Kılıçdaroğlu, yeni bir Anayasa çalışması yaptıklarını anlatmaya başladı. 2019'u işaret ederek, "zaman daralıyor" diyen CHP Lideri, DP dahil, Hayır'ı destekleyen siyasi partileri, sivil toplum kuruluşlarını bu Anayasa taslağına katkı vermeye çağırdı.
Kılıçdaroğlu: "Erken Seçim pek ihtimal dahilinde değil"
Konu, erken seçime geldiğinde iki liderin farklı düşündükleri ortaya çıktı. DP Genel Başkanı Gültekin Uysal'ın erken seçimin sürpriz olmayacağı şeklindeki ifadesine
Kılıçdaroğlu, "ben doğrusu erken seçimi çok ihtimal dahilinde görmüyorum" diye karşılık verdi.
Görüşme 1,5 saat sürdü, İki parti arasında, " ortak hayır çalışma grubu" kuruldu. İki lider, daha sık görüşme kararı aldı.
CHP ile Merkez Sağ birlikteliği 2019 Milletvekili Genel Seçimlerinde de sürecek gibi görünüyor.
Ama nasıl olacağını, yaşayarak göreceğiz.

26 Mayıs 2017 Cuma

BÜYÜK UTANÇ!. HAİN SALDIRININ 57. YILI, 27 MAYIS HALÂ YARGILANAMADI!.

"27 MAYIS 1960 DARBESİ "HALÂ DERİN BİR ACIYLA KANAYAN, KAMU VİCDANINI SIZLATAN; İNSAN HAKLARI, ADALET VE HUKUKUN UTANCI; DEMOKRASİYİ RENCİDE EDEN BİR YARADIR" MUTLAKA YARGILANMALIDIR."

27 MAYIS 1960 DARBESİ VE HUKUK ADINA YAPILAN HUKUKSUZLUKLAR!
Hasan Emre OKTAY
1960 yılındayız, iktidarda üst üste 3 seçim kazanmış Demokrat Parti var. 1950 ve 1954’de seçimler normal tarihinde yapılmış, 1957’de ise erken seçim yapılmış. Yeni genel seçimlerin tarihi ise Temmuz 1961’dir, yani sandığa gitmeye bir yıl gibi kısa bir süre kalmıştır. Kaldı ki, Başvekil Adnan Menderes 16 Mayıs 1960 günü, Eskişehir’de mahşeri bir kalabalığa yaptığı konuşmada, ‘Türkiye gibi demokrasi ile idare edilen bir ülkede iktidarların sokak nümayişleri ile değil sandıkta değişeceğini vurguluyor ve yollarının seçim yolu olduğunu’ ekliyor.
Yani erken seçimi telaffuz ediyor.
Eskişehir’de Menderes’i 150 bin kişi dinlemiştir. O tarih için muazzam bir kalabalık. Yani bazı kişilerin söylediği, yazdığı ‘eğer Menderes seçim yapsaydı darbe olmazdı’ ifadesinin gerçek ile hiçbir ilgisi yoktur. Bilakis Menderes, 27 Mayıs’tan 11 gün önce seçim kararını dile getirdiği için darbe erkene alınmıştır.
Türkiye’mize büyük zararlar veren, askeri vesayeti başlatan, 27 Mayıs 1960 Darbesi felaketine giden süreci ve bu süreçte işlenen hukuk skandallarını kısaca hatırlayalım.  
1960 yılı başında halkın nabzını ölçmek için bölgelerine giden DP milletvekilleri, halk arasında bir takım dedikoduların yayılmaya çalışıldığını görürler. O zaman sosyal medya yok ama ‘fısıltı gazetesi’ diye bir yöntem uydurulmuş ve kulaktan kulağa DP, Bayar, Menderes aleyhine dedikodular ateşli bir şekilde anlatılmakta.
Menderes, Kars ve Ardahan’ı Sovyet Rusya’ya satmış, ABD yardımlarını DP Hükümet mensupları, milletvekilleri dolar olarak aralarında bölüşüyorlarmış, Harp Okulu öğrencileri Kızılay’da toplanacak, mitralyözlerle taranacak ve imha edileceklermiş, Menderes orduyu yedek subaylarla idare edecekmiş, Taşlıtarla’da 7 bin çapulcuya asker elbisesi giydirilerek silah verilecekmiş ve bu çapulcular halka ateş edecek böylece ordu ile halkın arası bozulacakmış, Bayar ve Menderes’in inanılmaz bir serveti varmış vb.... En büyük dedikodu da İnönü CHP’si, ordu ile birlikte darbe yapacakmış….
Gerçek ile uzak yakın ilgisi olmayan bu dedikodulara inananların sayısı gittikçe artmaktadır. Berber dükkânlarında, bakkallarda, kasaplarda, mahalle aralarında bu dedikodular konuşulmaktadır. Yakın gelecekte bu dedikodulardan sadece CHP, İnönü ve ordunun darbe hazırlığı içinde oldukları söylentisinin gerçek olduğu anlaşılacaktır. Zaten fısıltı gazetesinin en etkili çalıştığı yer de Ankara, İstanbul.
Milletvekillerinin getirdiği bilgiler hükümete ve Cumhurbaşkanına ulaşınca, bu olumsuz yıkıcı faaliyetlere karşı bir önlem alma ihtiyacı duyulur. Özellikle darbe söylentisi karşısında TBMM tehdit altındadır. Yapılacak iş Anayasaya başvurmaktır. O tarihte yürürlükte Atatürk döneminin ‘1924 Teşkilatı Esasiye Kanunu’ vardır. 1924 Anayasasının 22. Maddesi,
”Madde 22,  Sual ve istizah (gensoru) ve Meclis Tahkikatı (soruşturma) Meclis’in cümle-i selahiyetinden (yetkisinden) olup şekli Meclis içtüzük ile kararlaştırılır”  
Meclis İçtüzük 177. Madde, “TBMM, reissen bağımsız olarak bilgi almak istediği her çeşit konu hakkında bir tahkikat komisyonu kurabilir.”
            1924 Anayasasının 103 Maddesi,   
“Madde 103- Anayasanın hiçbir maddesi hiçbir sebep ve bahane ile savsanamaz ve işlerlikten alıkonamaz. Hiçbir kanun Anayasaya aykırı olamaz.”
İşte Yassıada Mahkemelerinde, Menderes ve iki bakanımızın idam sebeplerinden biri olarak Tahkikat Komisyonu kurulması suretiyle 146/1 Anayasayı ihlal girişimi, gösterilmiştir. Nerede ihlal? Bilakis o tarihte Bayar, Menderes ve DP Hükümeti sorunları çözmek için Anayasaya başvurmuşlardır. İdamların, müebbet hapislerin, diğer ağır hapis cezalarının sebeplerini Anayasayı ihlale dayandırmak 27 Mayısçıların en büyük hukuk skandallarından biridir.Kaldı ki, Tahkikat Komisyonu Kanunu Meclis’te oylanmış ve kanunlaşmıştır. Aynı Anayasanın 103 Maddesi ne diyor, hiçbir kanun Anayasa’ya aykırı olamaz.
            Söz ettiğimiz bu Tahkikat Komisyonu teklifinden önceki Mecliste verilen teklifleri incelediğimiz zaman, hemen hepsinin CHP tarafından, DP hükümet mensupları hakkında verildiğini görürüz. CHP tahkikat komisyonu önerisi verince mubah, DP verince günah gibi hukukla ilgisi olmayan bir anlayış Yassıada’da hüküm sürmüştür. Örnek verecek olursak,
“15 Nisan 1953, CHP Van milletvekili Ferit Melen, Maliye Vekili Hasan Polatkan hakkında Meclis tahkikatı açılması talebinde bulunmuştur…8 Şubat 1956, Devlet Bakanı Mükerrem Sarol aleyhinde CHP tarafından verilen Meclis tahkikatı açılması için talep müzakere ediliyor…3 Mayıs 1958, Van’ın Özalp kazasında 30 Temmuz 1943 tarihinde öldürülen 32 vatandaş hakkında TBMM Tahkikat Komisyonu tarafından hazırlanan rapor basına açıklanıyor…16 Şubat 1960, CHP milletvekili Avni Doğan ve 54 milletvekili basın hürriyetini zedeleyen faaliyetlerle ilgili, içtüzüğün 177. Maddesine dayanarak tahkikat komisyonu açılması talebinde bulunuyor…18 Şubat 1960, Bülent Ecevit, Fethi Çelikbaş, Asım Eren, Nüvit Yetkin İstimlak yolsuzlıkları iddiası ile içtüzük 177. Maddeye dayanarak tahkikat komisyonu teklifinde bulunuyorlar.”
Bu örnekleri arttırmak mümkündür. Profesör Yusuf Ziya Özer, ‘Anayasa Hukuku’ kitabının 545. Sayfasında diyor ki,
“Tahkikat komisyonları sorgu hâkimi vazifesini görürler. Hükümetin bütün vasıtalarından istifade edebilirler. Usulü muhakemenin icap ettirdiği bütün muameleleri ifaya salihtirler.”
Profesör Ali Fuat Başgil, (27 Mayıs İhtilali ve Sebepleri kitabından)
“Bir parti hakkında da tahkikat yapmak elbette ki Meclis’in yetkileri cümlesindendir.”
Çok ilginçtir DP Hükümetinin kurduğu tahkikat komisyonu, faaliyette bulunduğu süreye bağlı olmak üzere partilerin kongrelerini durdurmuştu. Bu da tahkikatın selametle yürütülmesi amacına yönelikti. Bu girişim de DP muhalifleri tarafından şiddetli bir şekilde istismar edildi. Basında parti faaliyetler durduruldu şeklinde yayımlandı. Topladığı bilgileri savcıya vermekle görevli tahkikat komisyonu, sadece iki ay süre için kurulmuş, fakat işini bir ayda tamamlamıştı. Yani anlaşılacağı üzere, tahkikat komisyonu ile Anayasayı ihlal eden falan kimse yok.  O Anayasa bir şekilde ihlal edildi, ortadan kalktı, o da 27 Mayıs 1960 sabaha karşı saat 3.00’de darbenin gerçekleştiği andır. En büyük hukuksuzluk bu noktadadır. İdamlık bir suç varsa buradadır.
Komisyonun ayrıntılarına daha fazla girmeden tekrar yazımızın başındaki, tahkikat komisyonuna ihtiyaç duyulan günlere dönelim.
Tahkikat Komisyonu kurulması CHP çevrelerinde fırtınalar yarattı. Komisyon tartışılırken CHP Genel Başkanı İsmet İnönü’nün kürsüye gelerek sarf ettiği bir takım sözler tarihimize geçmiştir. Seçilmişlerden müteşekkil bir parlamentoda, bir muhalefet partisi tarafından söylene bu sözler bir hukuksuzluk örneği midir, değil midir, karar sizin. İsmet Paşa Anayasanın 22. Maddesine başvurmayı, baskı rejimi kurmak olarak mütalaa etmiş olacak ki,
“…Eğer baskı rejimi kurulursa ihtilal behemehâl olur. Böyle bir ihtilal dışımızda bizimle münasebeti olmayanlar tarafından yapılacaktır. Bu yolda devam ederseniz bende sizi kurtaramam. Şartlar tamam olduğu zaman milletler için ihtilal meşru bir haktır…”
Tahkikat komisyonuna nasıl çalışacağını içtüzük 177. Maddeye göre bildirecek olan Yetkiler Kanunu Meclis’te müzakere edilirken İsmet İnönü yine söz alıyor,
“Kore başkanı Sygnman Rhee kuruldu mu? Üstelik onun ordusu, polisi, memuru onun elindeydi. Hâlbuki sizin elinizde ne ordu var, ne memur, ne de polis var! Olur, mu böyle baskı rejimi? Muvaffak olur mu bu?”
Bir süre önce Kore’de bir darbe olmuş ve başkan Rhee devrilmiştir. Sistem aynı, üniversite ayaklandırılmış, nümayişler ve ordu içinde kurulmuş olan bir cunta darbeyi gerçekleştirmiş. İnönü’nün yine Meclis’te kullandığı şu cümle açık seçik bir darbe davetiyesi değil midir?
“Türk milleti, Kore milletinden daha az haysiyetli değildir.”
Nitekim darbeci subaylardan Orhan Erkanlı, ‘Anılar, Sorunlar, Sorumlular’ adlı kitabında İsmet Paşanın yeşil ışığına vurgu yapıyor. Nitekim 28 Nisan 1960 günü İstanbul Üniversitesi öğrencileri sokaklara dökülürler, nümayişler başlamıştır. Katil iktidar, diktatörler, diye bağırarak etrafa taşlar atmakta Beyazıt’tan Vilayete doğru yürümektedirler. O kadar organizedirler ki, slogan mahiyetinde marşları bile hazırdır.
“Olur, mu böyle olur mu? Kardeş kardeşi vurur mu? Kahrolası diktatörler bu dünya size kalır mı?”
O tarihte rahmetli babam İstanbul Emniyet Müdürü.
O zaman panzerler, biber gazları falan yok. Toplumsal olayları kontrol altına almak için sadece atlı polisler var fakat onlarda çok yetersiz kalıyorlar. Zira nümayişçi öğrenciler polisleri atlardan çekiyorlar, yerlerde sürüklüyorlar, tekmeliyorlar. Atların üstünde sigara söndürmüşler, atlar çılgına dönüyor. Emniyet Müdürü Faruk Oktay, Belediye Başkanı Kemal Aygün, İstanbul Valisi Ethem Yetkiner, olaylarla başa çıkamadıklarını askerden yardım almalarının gerektiğini Dâhiliye Vekili Namık Gedik’e bildiriyorlar. Zira 29 Nisan’da olaylar Ankara’da başlatılıyor. Hükümet sıkıyönetim ilan ediyor. Ankara sıkıyönetim Komutanı Korgeneral Namık Argüç, İstanbul da ise Orgeneral Fahri Özdilek komutan. Fahri Özdilek 27 Mayıs sabahı darbecilere katılacak ve ödül olarak olsa gerek sonraki hükümette bakan olacak. Namık Argüç ise Yassıada’da çile dolduracak.
Olaylar kısa sürede çıkrığından çıkmış vaziyete geliyor. Polis nümayişçi öğrencileri tutukluyor, Davut Paşa kışlasına götürülürlerken yolda asker hepsini serbest bırakıyor. CHP Gençlik Kolları ve bir takım subaylar işbirliği halindeler. Bu işbirliğini o zaman CHP Gençlik Kolları Başkanı olan Orhan Birgit, Çetin Altan’ın torunu gazeteci Sanem Altan ile yaptığı bir konuşmasında itiraf etmiştir.
Aktarıyorum,
“28 Nisan Öğrenci olaylarını itiraf ediyorum ki organize ettim. Perde arkasındayım o işin. Öğrencilerin gösteri yağmasını istiyorduk biz. Ne yapacaklardı, ‘katiller, diktatörler diye bağıracaklardı, nümayiş yapacaklardı’
Orhan Birgit’i bu itirafından dolayı kutlarım, geç de olsa bir dürüstlük göstermiş. Olaylarda iki tane kaza ile ölüm vardır. Biri Turhan Emeksiz. Orman Fakültesi öğrencisi Turhan Emeksiz nereden geldiği belli olmayan sekme bir kaza kurşunu ile ölmüştür. Sekme diyorum zira kurşun eğridir, kurşun kemikte eğrilmez. Mutlaka bir yerden sekmiş. Diğeri Nedim Özpolat, slogan atmak için hareket halindeki tankın üstüne çıkıyor, dengesini kaybediyor ve paletlerin altına düşüyor. Allah rahmet eylesin, o zaman çok üzülmüşlerdi. Ancak olaylarla birlikte inanılmaz dedikodular yine fısıltı gazetesi ile kulaktan kulağa dolaşmaya başlar. Bayar, Menderes’ten emir alan polis öğrencilere ateş etti, yüzlerce ölü var. Basın da bu yalanlara iştirak ediyor, ne yazık ki o zaman çok seviyesiz bir basın vardı. Yüzlerce ölü var, ölüler saklanıyor, kuyulara atıldılar, bir kısmı kıyma yapıldı Et ve Balık Kurumunun buzluklarında, bir kısmı da Konya yolu inşaatında asfaltın altına saklandı. İlginçtir bu yalanlara basının da etkisiyle inanan insanlar, ölenlerin ailesi nerde gibi bir soruyu sormayı akıl edemediler. Sonuçta artık darbenin bahanesi hazırlanmış oldu. Sandıkta yenmek mümkün olmayan, katil iktidar, katil Menderes, hırsız Menderes ve ekibi yok edilmelidir.
Ne yazık ki 27 Mayıs 1960 günün, sabaha karşı Türkiye’ye büyük hizmetler yapmış Başvekil Adnan Menderes ve ekibi darbeciler tarafından derdest edilirler.
Darbe gerçekleştikten birkaç gün sonra, darbecilerin başı konumuna geçen Orgeneral Cemal Gürsel, İsmet Paşaya bir telefon eder. Konuşmaları yanlarında bulunan İsmet Paşanın damadı gazeteci Metin Toker’den öğreniyoruz. Gürsel, İnönü’ye,
 “…emirleriniz bizim için peygamber buyruğudur sayın paşam…”
İnönü cevap veriyor: “Memleket ve millet için hayırlı bir iş yaptınız. Büyük iş yaptınız. Mutlu ve uğurlu olmasını dilerim. Başarınız için asıl ben sizin emrinizdeyim. Paşa hazretleri ben sizi anlıyorum. Ne zaman bir arzunuz olursa emrinize amadeyim.”
Hâlbuki Atatürk’ün silah arkadaşı, cumhuriyetimizin kurucularından ve ana muhalefet partisi genel başkanı İsmet İnönü’den, darbecilere karşı ‘ne zaman bir ihtiyacınız olursa emrinize amadeyim, millet, memleket için büyük iş yaptınız, hayırlı iş yaptınız’ gibi cümlelerin yerine, sert bir şekilde darbecileri uyarması, derhal kışlalarına dönmeleri emrini vermesi beklenirdi. Metin Toker’den öğrendiğimiz bu konuşma darbecilere hoş geldiniz demekten başka bir şey değildir. Hatta İnönü’nün, darbeden sonra coşkun gösteriler yapan CHP’lilere sarf etmiş olduğu bir cümle çok düşündürücüdür.
“Biz ihtilalin ne içindeyiz, ne dışında!”
Darbeden sonra, başta İstanbul Üniversitesi rektörü Sıddık Sami Onar olmak üzere, çoğu Anayasa profesörü öğretim görevlileri, darbenin akıl hocalığına soyunurlar. Ne yazık ki, bu profesörler darbenin daha sertleşmesine sebep olmuşlar, Yassıada zulmü ve idamlara kadar giden sürecin başlamasına neden olmuşlardır, Prof. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Prof. Naci Şensoy, Prof. Zafer Tarık vb.
Doçent Muammer Aksoy, DP’li tutuklular Yassıada’da zulüm altında inlerken, zamanın Forum dergisinde yayımlanan bir makale yazıyor. Makalenin adı, ‘En Büyük Tehlike Yersiz Acıma Hissidir’ Yani Demokrat Partililere sakın acımayın, merhamet göstermeyin, canlarına okuyun, demek istiyor.
Darbeden hemen sonra 28-29 Nisan Öğrenci Olaylarında polis tarafından öldürüldüğü, iddia edilen yüzlerce öğrenci cesedini aramaya başlarlar. Et ve Balık Kurumu buzhaneleri, kuyular, köşe bucak aranır ama ortada ne ölü vardır, ne de evladını arayan bir aile. Kıyma makineleri dedikodusu Alpaslan Türkeş’in anılarından (derleyen Muammer Taylak) öğrendiğimize göre, ABD Büyükelçisinin, ‘tüm dünyada Türklerin yamyam olduğundan bahsediliyor’ şeklinde bir sözü üzerine kesilmiş.
Hürriyet Şehitleri cenaze merasimi yapılacak, ancak ortada kaza sonucu ölen sadece 2 öğrenci vardır. Profesörler kurulu bu rakamı yetersiz bulur ve merasime 3 naaş daha eklerler. Biri Teğmen İhsan Kalmaz. Darbe esnasında, radyo evinin önünde yanlışlıkla yine bir asker tarafından vurulmuştur. Yani Harp Okulu öğrencisi İhsan Kalmaz darbecilerdendir. Yine askeri öğrencilerden Sökmen Gültekin de harekât esnasında iletişim yetersizliğinden askerler tarafından öldürülmüştür. CHP taraftarı bir baba da darbeye o kadar sevinmiş ki, sokağa çıkma yasağına rağmen küçük oğlu Ersan Özey’i yanına almış sloganlar atarak sokakta dolaşmaya başlamış. Amacının oğluna İnönü’nün elini öptürmek olduğunu söyleyenler de vardır. Ancak darbenin coşkusuyla devriyelerin ‘dur’ ihtarını ya duymamış ya da dinlememiş, askerlerden atılan kurşunlardan biri oğlu Ersan Özey’e isabet ederek öldürmüş. Biz elbette bu 5 kişi için de Allahtan rahmet dileriz. Ancak akıl hocası profesörler son üç naaşı da 28 Nisan olaylarında öldürülmüş gibi ‘Hürriyet Şehitlerine’ ilave ederler. Böylece yüzlerce ölü yerine beş ölü ile merasim yapılır. Bu kanunsuzluk değil mi?
            Profesörler Kurulu bilindiği gibi 1961 Anayasasını hazırlar. Bu Anayasanın daha dibacesi (önsöz) bir hukuksuzlukla başlar. “Anayasa ve hukuk dışı tutum ve davranışlarıyla meşruluğunu kaybetmiş bir iktidara karşı, direnme hakkını kullanarak 27 Mayıs devrimini yapan Türk Milleti”        
Bu Anayasa Temmuz 1961’de halkoyuna sunuldu. Daha Yassıada Mahkemeleri devam ediyor, hükümler Eylül’de açıklanacak ama burada bir hüküm var. Yassıada’da kararların önceden hazırlandığının en büyük delili bu dibacedir. Karar verdiyseniz niçin mahkeme ediyorsunuz, demezler mi?
Sonra 27 Mayıs’a devrim diyor, neresi devrim?
Devrimlerde rejim değişir. 1917 Sovyet devriminde Çarlık yıkılmış Sovyetler Birliği kurulmuştur. Fransız devriminde krallık yıkılmış cumhuriyet kurulmuştur. Keza Mustafa Kemal ve arkadaşlarının gerçekleştirdiği Anadolu devriminde padişahlık ilga edilmiş cumhuriyet kurulmuştur. 27 Mayıs’ta ise seçim yoluyla gelmiş, meşru bir iktidar silah zoruyla devrilmiş, faşizan askeri bir yönetim devletin başına geçmiştir. Sonra da tekrar güdümlü de olsa demokrasiye dönmeye çalışmışlardır. Dibacenin en gerçekdışı ifadesi, darbeyi yapanın Türk Milleti olduğu ifadesidir. Türk milleti Ankara, İstanbul’da yoğunlaşmış Halk Partililerden ibaret değildir ki! 1961 seçimlerinde, Menderes misyonunu sürdüreceklerine dair propaganda yapan Adalet Partisi (Ragıp Gümüşpala), Yeni Türkiye Partisi (Ekrem Alican), Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi (Osman Bölükbaşı) oyların % 60’dan fazlasını almışlardır. Bu kadar kötülemeye, yalana, dedikoduya aşağılamaya rağmen, Menderes’in ismini ima etmek bile bu partilere bu oyları kazandırmıştır.  Darbeyi alenen destekleyen, coşku ile karşılayan İnönü CHP’si ise Meclis’te azınlığa düşmüştür. Hele 1965 seçimlerinde Adalet Partisi oy patlaması yaşamıştır. Bu durumda nerede Türk Milleti? Darbenin karşı tarafında, Menderes tarafında!
-Atatürk döneminde düzenlenmiş ve ordunun siyasetten uzak durmasını amaçlamış TSK İç Hizmet Nizamnamesi 27 Mayısçılar tarafından kanunlaştırıldı. İç Hizmet Kanunu yapıldı ve 35. madde düzenlendi.
“‘Silahlı Kuvvetlerin vazifesi Türk yurdunu ve Anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyetini kollamak ve korumaktır”
27 Mayıs ile başlayan askeri vesayette, tüm darbeler hukuki dayanağını bu maddeden almışlardır.Cumhuriyeti koruyorum, kolluyorum diye ard arda birçok darbe ve darbe girişimi gerçekleştirilmiş, demokrasimizin kendi kuralları içinde olgunlaşması önlenmiştir. Nihayet 2013 yılında bu madde TBMM’de bir kanunla değiştirilmiştir.
“Silahlı Kuvvetlerin vazifesi; yurtdışından gelecek tehdit ve tehlikelere karşı Türk vatanını savunmak, caydırıcılık sağlayacak şekilde askeri gücün muhafazasını ve güçlendirilmesini sağlamak, TBMM kararıyla yurt dışında verilen görevleri yapmak ve uluslararası barışın sağlanmasına yardımcı olmaktır”
-İnsan Hakları Beyannamesi keyfi mahkemelere son vermek için şu ifadeleri kullanmıştır;
“Hiç kimse suçun işlendiği tarihten önce ilan edilmiş ve meşru mahkemeler tarafından tatbik olunan kanunlardan başka bir kanunla cezalandırılamaz”
Evrensel hukukun bu kuralı da 27 Mayısçılara tarafından Yassıada’da ihlal edilmiştir. Yani suç olduğu düşünülen eylemin işlenmesinden sonra çıkartılan bir ceza kanunu, sanığın aleyhinde olursa hiçbir surette tatbik edilemez. Ama 27 Mayısçılar DP mensuplarının yürürlükteki kanunlara göre bir suçlarını bulmayınca, yeni kanunlar çıkarttır ve makabline şamil kıldılar, yani geriye dönük uyguladılar. Kanun adına kanunsuzluk yapmak işte budur. Darbeden sonra ilk işlerinden biri olarak 65 yaş üstünün infaz edilemeyeceğini belirten TCK 56. Maddeyi kaldırdılar, zira amaç o tarihte 77 yaşında olan Celal Bayar’ı asmaktı. Nitekim mahkemede de idama mahkûm ettiler. Ama sonra idamını MBK toplantısında onaylamadılar. Bana göre sebebi Bayar’ın 78 yaşında gelmiş olması, muhtemelen artık siyasete giremez, bizden intikam alamaz falan gibi düşündüler. Zira idamların altında yatan sebep kanaatimce aynıdır. Bunlar eğer idam edilmezlerse, bir gün serbest kalırlar ve halkın teveccühüne mazhar olurlar ve tekrar iktidara gelerek bizden hesap sorarlar korkusu.   
Yeni Anayasa yapmakla görevli Profesörler Kurulundan Prof. Dr. İsmet Giritli konuyla ilgili bir söyleşide bakın neler diyor (15 Yıl Sonra 27 Mayıs Yargılanıyor, Nazlı Ilıcak),
“N. Ilıcak=1924 Anayasası vatana ihanet suçu hariç Cumhurbaşkanının (Celal Bayar) mutlak sorumsuzluğunu kabul etmektedir. Bu vatana ihanet suçunu da ancak TBMM tespit eder. Bunun haricinde cumhurbaşkanı sorumsuzdur. Cumhurbaşkanının 146/1 Anayasayı ihlal suçu ile yargılanmasını (Yassıada’da) nasıl açıklayabilirsiniz?
            İ. Giritli=Burada ihtilal kendi hukukunu yaratır prensibine geliyoruz. İhtilal 27 Mayıs’ta 1924 Anayasa düzenine son veriyor, bir geçici Anayasa getiriyor. Bu bir ihtilal anayasasıdır.
 N. Ilıcak=Vatana ihanetle Anayasayı ihlal suçunu nasıl bağdaştırıyor?
            İ. Giritli=Geçici Anayasadan aldığı yetkiyle yapıyor bunu. Geçici Anayasa Cumhurbaşkanı Anayasayı ihlal suçundan yargılama yetkisini veriyor. Kendi ihtilalinin Anayasasına göre oluyor bu.
            N. Ilıcak= Cumhurbaşkanının Anayasayı ihlal etmesi için kanun metnine göre cebir kullanması şart. Nerededir bu cebir unsuru? Celal Bayar bu cebir unsurunu nerede ve nasıl kullanmış?
 İ. Giritli= Önce sizinle bu konuda anlaşmamız lazım. Sizin bana sorduğunuz sorular 1924 Anayasasının normal düzeni içinde varit. 1924 Anayasasına göre fiili ve kanunsuz olur. Zaten ihtilal kanunsuzdur. 27 Mayıs kanunsuzdur, fakat meşrudur. Bir legalite vardır bir de legitimite, Kanuniyet ve meşruiyet. İhtilal esas itibariyle kanunsuz bir harekettir. Fakat meşru veya gayrimeşrudur. Yani 27 Mayıs hedefine ulaştığı ve kendisini tescil ettirdiği için meşrudur. Hem de 61 Anayasasını yaptığı için meşrudur. Ama kanunsuzdur. 27 Mayıs sabahı yapılan işlem kanunsuzdur.”
            Koskoca Anayasa profesörü, 27 Mayıs kanunsuzdur ama meşrudur, diyor. Çünkü hedefine ulaşmış yani silah zoruyla devleti gasp etmiş ve böylece meşru olmuş. Diğer bir deyişle cunta devleti eline geçirmiş, silah onda, güç onda, kimse karşı gelemez. İşte 27 Mayıs’ınki böyle bir meşruiyet.
            -27 Mayıs’ı gerçekleştiren cunta, yine akıl hocaları profesörler kurulunun önerisiyle Milli Birlik Komitesi adını verdikleri bir komite kurdu. Bu komite TBMM’nin tüm yetkilerine haiz, yani yasama, yürütme, yargı MBK’nin yetkisinde. Sıkıysa itiraz edin, anında işiniz biter. Bundan daha büyük bir kanunsuzluk olur mu? O tarihte Harp Okulu 2 sene, bu genç subaylar 2 senede ne öğrendiler de devleti idare edecekler.
            -27 Mayısçıların korku dolu bir ruh hali ile çıkardıkları kanunsuz bir kanunda ‘Tedbirler Kanunu’dur. Bu kanuna göre, 27 Mayıs’ın aleyhinde ima ile bile olsa konuşmak, DP’yi ima ile bile olsa övmek 5 yıl hapis. Bu kanun 1969 yılına kadar hüküm sürdü. Dikkat edilecek olursa 27 Mayıs hakkında yazılan kitaplar, anılar 1970 ve sonrası tarihlidir. Sadece gazeteci Turhan Dilligil’in Yassıada Kumandanını anlattığı ‘Allahsız Gardiyan’ adlı kitabı vardır. Ama o kitap da metafor tekniği ile yazılmıştır.
            -27 Mayısçıların ‘Tabii Senatörlük’ uygulaması da traji komik bir girişimdir. Darbeciler yeni Anayasaya koydukları bir madde ile kendilerini, yeniden seçilip seçilmeme olgusu olmadan, ömür boyu ‘Tabii Senatör’ ilan ettiler. Güzel maaşlarla ve bellerinde tabancaları ile Parlamentoya yerleştiler. 1980’de yine bir darbe sonucunda bu müessese ilga edilene kadar parlamentodaki saltanatlarını sürdürdüler. Hâlbuki 1974 yılında eski bir cumhurbaşkanı olarak Celal Bayar’a da Tabii Senatörlük teklif edilmiştir. Ama rahmetli Bayar bir demokrasi dersi vererek, ‘ben ömrüm boyunca demokrasi için mücadele ettim, demokrasilerde tabii senatörlük yoktur’, demiş ve bu teklifi ret etmiştir.
            -Birçok 27 Mayısçı darbelerinden bir süre sonra anılarını yazdılar. Anılarından öğrendiğimize göre, bu subaylar darbe hazırlıklarına 1955 yılında başlamışlar, Orhan Erkanlı. Hatta Binbaşı Muzaffer Karan, darbe hazırlıkları için 1954’den bahseder. Karan, 1954’den itibaren Bayar, Menderes ve ekibinin yanlış yola saptıklarını, siyasi ihtiraslarından başka bir şey düşünmediklerini ve Atatürk’e düşman olduklarını fark etmiş’ Gerçekten trajik-komik 1954 öyle bir yıl ki, genel seçimler yapılmış ve DP % 58,7 oy oranı ile Meclis sandalyelerinin yüzde doksanını almış, tarımda üretim patlaması var. 1950 öncesi ülkede açlık varken bu tarihte tarımda ihracata başlıyoruz. Ve bizim efendiler, bir takım paranoyalarla darbe hazırlıklarına başlıyorlar. Kanun için kanunsuz darbe hazırlıkları!
            -Demokrat Partili milletvekili, bakan, dönemin bürokratlarının Yassıada’ya sevkiyatları tam bir felakettir. Demokrat Partililer ve DP’ye yakın olduğu düşünülen bürokrat, iş adamı, hatta asker; darbecilerin ve destekçilerinin oluşturduğu, alkol kokan ölüm koridorlarından tekme, sille, tokat, yumruk, tükürük, yerlerde sürükleme, kravatı ile boğmaya çalışma, hakaretler arasında geçmişlerdir. Anılardan öğrendiğimiz bu sahneler dayanılır gibi değildir. Hele Yassıada yaşantısı Nazileri aratmayacak zalimlikteki muhafız subayların eziyeti altında geçmiştir. Yassıada’da rahmetli babam dâhil 10 kişi hayatını kaybetmiştir. Ölen herkese ya intihar ya kalp krizi raporu verilmiştir. Naaşlar yara bere içindedir. Yassıada’ya sevk edilmeden Ankara Harp Okulunda pencereden betona çakılan ve ölen Dahiliye Vekilimiz Namık Gedik için de intihar etti dediler. Ama kızı Ayla Gedik, ‘hayır döverek pencereden attılar’ diyor ve ekliyor. Naaşı bize gösterilmeden defin edildi diyor. Keza rahmetli babam İstanbul Emniyet Müdürü Faruk Oktay da adanın Bizanslardan kalma zindanına ağır şekilde dövülerek atılmış ve orada ölmüştür. Babam için de kalp krizi geçirdi dediler. Türk halkını temsil eden, seçilmiş Başvekil Adnan Menderes Yassıada’da dövülmüştür. Celal Bayar’ın avukatı Gültekin Başak’ın önünde cereyan eden olay bir insanlık dramıdır. Atatürk’ün iktisat vekili, başvekili, Türkiye Cumhuriyetinin 10 yıl cumhurbaşkanı Celal Bayar gördüğü aşağılayıcı muameleler sonunda intihar girişiminde bulunmuştur. Kıbrıs Barış Harekâtının yasal zeminini oluşturan, Türkiye’yi garantör yapan Londra ve Zurih anlaşmalarının mimarı Dışişleri Bakanımız Fatin Rüştü Zorlu da Yassıada’da dövülmüştür. Maliye Bakanımız Hasan Polatkan’a düzmece Yassıada Mahkemelerinde savunması dahi yaptırılmamıştır. Celsenin son 10 dakikasında Baş yargıç Salim Başol Polatkan’ı çağırıyor ve kısa keserek savunmanı yap diyor. Polatkan celsenin bitimine 10 dakika var, hazırladığım savunmam için bu süre yetersiz deyince. Başol azarlar tondaki konuşmasıyla, ‘Sen zaten çok konuştun, kısa kes’ diyor. Polatkan, idamla yargılandığım bir davada savunmamı yapmayayım mı? Deyince. Başol, yapmazsan yapma, geç yerine diyor ve savunmayı yaptırmıyor.
            Rahmetli Samet Ağaoğlu anılarında yazmış, ‘Yassıada’da yapılanlar Türk’ün Türk’e yapacağı iş değildir.’ Gerçekten düşman olsa bu kadarını yapmazdı. Yassıada Mahkemeleri kararları, İkinci Dünya Savaşında 50 milyon insanın ölümüne sebep olan Hitler ve arkadaşlarının yargılandığı Nürnberg mahkemelerinin kararlarını da geçmiştir. Nürnberg’de 12 idam, Yassıada’da 15 idam kararı verilmiştir. Müebbetler, idamlar dâhil kararlar, gerekçesiz sanıkların yüzlerine okunmuştur. Empati yapalım idama mahkûm olduğunuzu söylüyorlar fakat sebebini ve suçunuzu söylemiyorlar. 146/1 Anayasayı İhlal gibi muğlak, anlaşılmaz, yetersiz, geçiştirici bir ifade ile idama gidiyorsunuz.
            Bu öyle bir mahkeme ki, hukuk skandallarıyla dolu! Diyorlar ki, Topkapı’da İnönü’yü öldürmek istediniz, niyetiniz buydu. Topkapı’da İnönü’nün arabasında bulunan Kasım Gülek, nümayişler vardı ama öldürmek gibi bir niyetleri olduğunu, elimi vicdanıma koyarak kabul edemem diyor. Bu sözler hiç fayda etmiyor. Menderes’in avukatı rahmetli Burhan Apaydın, ‘o halde İnönü’yü çağırıp kendisine soralım, diyor. Salim Başol’un cevabı, ‘İnönü gibi mümtaz bir şahsiyeti buraya çağırmak haddinize mi!’ Bu nasıl bir mahkemedir. Yassıada’da Demokrat Partilileri hukuksuzlukla, meşruluğunu yitirmekle suçlayan hâkimler, savcılar sürekli hukuksuzluk üstüne hukuksuzluk yapmışlardır. Devlet Bakanı Samet Ağaoğlu diyor ki, yıllarca bizimle beraber olan, birçok kararımıza bizimle birlikte imza atan Fethi Çelikbaş niye sanıklar arasında değil?’ Salim Başol’un ağzından kaçırdığı cevabı, Yassıada Mahkemelerinin karakterini açıkça ortaya koymuştur. Başol,
            “Onu ben bilemem, sizi buraya tıkan kuvvet böyle istemiş’
            Baştan beri DP içinde bulunan Fethi Çelikbaş DP Hükümeti ile birlikte birçok kanuna imza atmış, ancak daha sonra DP’den ayrılmış Hürriyet Partisinin kurucularından olmuş, sonunda CHP’ye geçmiş bir siyasetçi.
            Darbeye takaddüm eden günlerde Gürsel’in, Savunma Bakanı Ethem Menderes’e yazdığı bir mektup var. Bu mektupta Gürsel bir takım önerilerde bulunuyor ve halkın Menderes’i sevdiğini ve onun cumhurbaşkanı olmasının hayırlı olacağından bahsediyor. Yassıada’da mahkemeler devam ederken Orgeneral Cemal Gürsel cumhurbaşkanı makamındadır., Burhan Apaydın Menderes’i kurtarma ihtimali olan Gürsel’in mektubunun mahkemede okunmasını istiyor. Olayı ben bizzat rahmetli Apaydından dinledim.
            “Ben mektubun okunmasını talep edince, Menderes dışarı çıkarıldı ve hırpalanmış bir şekilde geri döndü. Söz aldı mektubun okunmasına karşı çıktı. Sonradan öğreniyorum ki, Menderes’e bu talepte ısrar ederseniz sende, avukatın da berhava olursunu, demişler”
            Rahmetli Apaydın bu kelimenin üstüne basa basa 2-3 kere tekrarladı berhava. Sonradan Gürsel’in mektubu, Menderes için söylediği sözler çıkartılarak yayımlandı.
            -İdama mahkûm ettikleri Menderes’e infazdan 4-5 saat önce anüsten prostat muayenesi (rektal tuşe) yapılması inanılır gibi değil. Bu uygulamanın tek sebebi olabilir, o da Menderes’i aşağılamaya devam. Bu muayeneyi odadaki ses kayıtlarının satılması ve Nazlı Ilıcak tarafından alınması sayesinde öğreniyoruz. Darbeciler Yassıada’da DP’lilerle ilgili çekebildikleri resimleri gazetecilere yüklü bir para karşılığı satmışlardır. İşte bu bakımdan 27 Mayısçı cunta bir çetedir diyoruz. Zaten TDK sözlüğünde cuntanın karşılığı çetedir.
            Menderes’i silah zoruyla Yassıada’ya tıkıyorlar, ağır zulüm yapıyorlar, düzmece bir mahkemede göye yargılıyorlar ve İmralı adasında asarak öldürüyorlar. Sonra da evine icra memuru gönderiyorlar. İp parası, kefen parası, Yassıada’da yenen yemeklerin parası ve cellat parasını icra kağıdı ile istiyorlar ve rahmetli Aydın Menderes’ten alıyorlar. İmralı hapishane müdürü Ahmet Acarol, İmralı belgeselinde anlatıyor.
            ‘En son infaz edildikten sonra Menderes’in naaşını ben gördüm, yani yıkanıp kefenlenirken başındaydım. Göğsünde bir değil, iki değil 5 değil birçok kabuk bağlamış yara vardı. Vücudunda sigara söndürmüşler.’
            Rahmetli Acarol’un, yemin ederek anlattığı bu ifadelerini kendi sesinden, görüntülü youtube da bulabilirsiniz (İmralı Belgeseli).
            27 Mayıs Darbesi, Yassıada zulmü, işkenceler, zindanda ölümler, infazlar yani cinayetler ne yazık ki, cezasız kalmıştır. 27 Mayıs yargılanmalıdır. Bunu asla kin, hınç ve öfke ile söylemiyorum, adalet için söylüyorum. İlahi Adalet çok şükür tecelli ediyor. Ama dünyadaki adaletin de tecelli etmesi lazım diye düşünüyorum. Hepsinden önemlisi ibret alınmasıdır. Çünkü 27 Mayıs Darbesi her yönüyle ülkemize büyük zararlar verdi. 1961 Anayasası derler. Bu Anayasa ülkemizin iyice karışmasına sebep olmuştur. İşçiler grev üstüne grev yapmışlar, sokaklara dökülmüşler, anarşi yaratmışlar ve ülke 9 Mart Cuntası, ardından 1 Mart Muhtırasına, oradan da 12 Eylül Darbesine sürüklenmiştir. Yine 27 Mayıs tortu olarak siyasal yaşamımızda, sandıktan ümidi olmayanlar için, askeri kullanarak, sokak olayları yaratarak iktidara gelme yolları arama yozlaşmasını bazı kafalara sokmuştur. Yani sandık dışı çarelerle iktidara gelme yollarını arama yozlaşması. Küçüğün büyüne başkaldırması yozlaşması da 27 Mayıs ile ortaya çıkmıştır. Zira 27 Mayıs da ast üstünü hırpalamıştır, teğmenler, yüzbaşılar, binbaşılar; komutanlarını, Genel Kurmay Başkanını (Orgeneral Rüştü Erdelhun) ite kaka, tutuklayıp Yassıada’ya tıkmışlardır. Hepsinden beteri 27 Mayıs’tan sonra ülkemizde darbeler silsilesi başlamıştır. Hedefine ulaşan veya ulaşamayan 10’dan fazla darbe ve girişimi vardır. Siyasi liderlerimiz, 27 Mayıs’ın etkisiyle uzun zaman komutanların onaylamadığı hiçbir işi yapamadılar. Geçen sürede, örneğin bir kanun çıkacakken eğer bir kuvvet komutanı veya Genel Kurmay Başkanı aba altından sopa gösterirse, gözlerinin önünden ipte sallanan Menderes ve arkadaşlarının görüntüsü gitmemiş olan siyasiler derhal vaz geçiyor, şapkasını alıp gidiyorlardı. Yani 27 Mayıs askeri siyasete çekmiştir. Hâlbuki siyaset askerlikten bambaşka bir iştir. Kışlaya, camiye ve üniversiteye siyaset girmemelidir. Babalarımız, amcalarımız, kardeşlerimiz, çocuklarımızdan meydana gelen ordumuzun itibari, gücü kuvveti, caydırıcılığı, yaşamakta olduğumuz kritik jeopolitik bölgede son derece önemlidir. Siyaset orduyu yıpratır.
            Demokrasimizi tahrip eden, insan haklarını hiçe sayan, seçilmişlerden meydana gelen TBMM’nin kapısına kilit vuran 27 Mayıs’ı bayram ilan ettiler. Adı da ‘Hürriyet ve Anayasa Bayramı’ oldu.      
Hayatta olan bazı 27 Mayısçı subayların hala kahraman devrimciler gibi dolaştıklarını üzüntüyle duyuyorum. 15 Temmuz Darbecileri eğer muvaffak olsalardı.  Öldürdükleri 249 vatandaşımıza daha birçok ilave olacaktı. Cumhurbaşkanımız başta olmak üzere, düşman addettikleri devlet adamı, işadamı, bürokrat, gazeteci birçok kişiyi öldürmek için kanunlar ihdas edecekler, belki Anayasayı değiştirecekler, yani kitabına uyduracaklar ve meşrulaşmaya çalışacaklardı. 27 Mayısçılar da böyle meşrulaşmaya çalışmadı mı? 27 Mayısçılar okul ders kitaplarına, kendilerini öven, haklı çıkaran, meşrulaştıran, buna karşılık DP, Bayar ve Menderes’i kötüleyen, hain, hırsız ilan eden konuları ders olarak soktular. Bu dersler 1980 darbesine kadar 20 sene okutuldu ve bir neslin beyni yıkanmaya çalışıldı. Hala bu derslerin etkisinde olan rahmetli Menderes’i, Bayar’ı kötü zanneden, DP’yi ülkeye zarar vermiş bir parti olarak gören insanlar vardır. Çocuk yaşta kafalara sokulan bilgiler çok etkili olur. Örneğin bu gün yurt dışına kaçmış olan ve yargılanmak için ülkeye dönmeyen Can Dündar Mustafa Kemal’in anlatıldığı bir ‘Mustafa Belgeseli’ yapıyor. 1932’den sonra sürekli Atatürk’ün yanında olan, Atatürk’ün İktisat Vekili, Başvekili Celal Bayar’ın belgeselde bir tek görüntüsü yok ve adı geçmiyor. Hâlbuki Mustafa Kemal Atatürk Başvekil İsmet İnönü’yü görevden alıyor ve yerine Celal Bayar’ı geçiriyor ve çok da memnundur. Bir plak var, bir yemekte Atatürk kendi sesinden Bayar’ı övmektedir. Yine televizyonlarda bir süre önce Anadolu Sigortanın görüntülü reklamı yayımlanıyordu. Ama Celal Bayar’ın yine adı geçmiyor. Hâlbuki Bayar, İş Bankasının, Anadolu Sigortanın kurucusudur. İşte bütün bunlar o 20 senelik propagandanın etkisidir. 
            Geçen sürede Devletimiz Anıt Mezarları yaptı, Demokrat Partililer için iade-i itibar yapıldı, çok şükür. Ama 27 Mayıs bütünüyle, aktörleriyle masa yatırılıp, yargılanmadı. Sayın Nimet Baş’ın yönettiği Meclis İnsan Hakları Komisyonunun bir çalışması oldu. Ama bizi dinlemediler bile. Sonuç raporunu okudum ve üzüldüm..
            Şunu unutmayalım ki, insan haklarında zaman aşımı yoktur. Gıyabında da olsa 27 Mayıs yargılaması yapılabilir.
            Hasan Emre Oktay, Mayıs 2017 Fenerbahçe 

24 Nisan 2017 Pazartesi

DUYURU, BİLGİLENDİRME VE ÇAĞRILAR (02) 24 Nisan 2017 - Pazartesi

Bir 
SİYASİ PARTİ 
Ancak; 
Bir SİYASİ PARTİ Ancak;
Namuslu, dürüst, DEMOKRAT, onurlu, soylu (asil) ve sorumlu İNSANLAR tarafından kurulur, kurumlaştırılır ve "tam bir eşitlik, adalet, MUTLAK parti içi demokrasi ve faziletle" yürütülürse kitle partisi olur. Gerisi (gayrisi) siyaset hane, şirket ve ticarethanedir. Bize: Din tüccarı, Siyaset simsarı ve Misyon taciri menfurlardan müteşekkil organize suç örgütleri ile Politik-ACI şirketleri, emanetçi, vesayetçi, hıyanetçi mukallitler değil: 
Halis ve hakiki; "GERÇEK DEMOKRAT PARTİ" gerek. 
Görüş ve düşüncelerinizi lütfen: " gercek.demokrat@hotmail.com " adresine iletiniz. Selâm, sağlık ve başarı dileklerimizle... 24 Nisan 2017 – Pazartesi (duyuru ve bilgi: 2)

19 Nisan 2017 Çarşamba

GAFLET Mİ!.. CEHALET Mİ?.. YOKSA: "TARİHİ VE KADİM DP'YE REDDİYE Mİ?"

MENDERES'İN YAKASINA YAPIŞANLARIN BAŞINDAKİ LİDER!
Menderes'in Avukatı Talât ASAL: "555K (5. ayın 5. günü saat 5'de Kızılay da yapılacak eylemde buluşalım) parolası ile vaki yasa dışı nümayiş de, menfur eylemde" Şehid Baş Vekil ve Demokrat Parti Genel Başkanı Adnan MENDERES'in yakasına yapışanların başında (Resimde Gültekin Uysal'ın yanında görülen, CHP Antalya Milletvekili) Deniz Baykal vardı!... Güncel Demokrat Partinin Başkanı, "bütün Demokratların bildiği" bu tarihi hakikati bilmiyor muydu? Yoksa, "tarihi bir hasımla" bilerek mi bir araya geldi? Acaba bu buluşma ile verilmek istenen mesaj neydi!..   
Talat Asal, merhum Adnan Menderes'in yakasına yapışan göstericilerin başında CHP Genel Başkanı Deniz Baykal'ın olduğunu iddia etti. 
ÇOK İNKÂR 
EDİLDİ LÂKİN!..
Kanal A'da gazeteci Ömer Şahin'in "Görüş Farkı" programına katılan Merhum Başvekil Adnan Menderes'in Avukatı Talat Asal, "O zaman öyle söylendi. Ben de öyle biliyorum. Fakat Baykal hep bunu reddetti. Yakaya yapışmayı reddediyor da 'orada bulunmadım' demiyor. Nümayişçiler içinde ve nümayişçilerin başında. Ha yakasına yapışmış, ha yapışmamış. Yakısına yapışılmasına tesir edilen heyetin içinde. Niye inkar ediyor anlamadım ben?" diye konuştu.
MENDERES'E YAPILAN APO'YA YAPILMADI
Menderes'e yapılanların 30 bin kişinin katili Apo'ya yapılmadığını vurgulayan Asal, "Yassıada, İmralı'dan son derece ağır şartlar altında idi. Düşünebiliyor musunuz İmralı'daki mahkumun (Apo) yakınları daima görüşebiliyor. Avukatı olarak ben Otel'de yer bulamadım. Berrin Hanımefendi (eşi) ve Aydın Beyefendi (oğlu) her türlü çabaya rağmen bir kez görüşebildiler." şeklinde konuştu.
DARBECİLERİN YASAKLADIĞI ŞARKI
İnsan hakları, adalet, hukuk ve ahlâk dışı bir kalkışma, özünde isyan olan; 27 Mayıs darbesinin komik yasaklarını da ilk kez anlatan Talat Asal, şunları söyledi:" Her şey yasaktı. Benim Beyoğlu'nda yürümem yasaktı mesela. TRT'ye tayin edilen bir Albay "Ada sahillerinde bekliyorum" şarkısının çalınıp söylenmesini men etmiş. Ada, Yassıada'yı çağrıştırıyor diye."
MENDERES'İN ATININ YEDİĞİ OTUN PARASI İSTENDİ
Talat Asal, 27 Mayıs darbesi sonrası kurulan mahkemede Afgan Kralı'nın Menderes'e hediye ettiği atın yediği otun parasının bile istendiğini söyledi. 27 Mayıs'ta hak ve hukukun katledildiğini vurgulayan Asal, "Allah bu milleti her türlü darbe ve müdahaleden korusun." ifadesini kullandı.
***
(CİHAN) 29.05.2009 00:21 HABER VAKTİM
http://www.habervaktim.com/haber/73612/menderesin-yakasina-yapisanlarin-basindaki-lider.html

17 Nisan 2017 Pazartesi

TAHKİKAT KOMİSYONU "Tarihi ve Kadim Demokrat Parti" Gizlenen Gerçekler:

TAHKİKAT KOMİSYONU (18 Nisan 1960) Türk siyaset tarihinin en onurlu ve sorumlu teşebbüsü; (döneminde) Kanun, adalet ve hukuk dışı tertip ve teşekküllerce maruz bırakıldığı hücumlar ve menfur isyan: 27 Mayıs!..

27 Mayıs İsyanı ve İhanet Hareketinin Tetikleyici Unsuru, 18 Nisan 1960 Tarihli “TAHKİKAT KOMİSYONU” Önerge Sunumu, Müzakeresi, Kabulü ve İçtüzük Değişikliğine Dair Kanun Hakkında Bir İnceleme
Araştırma,  Derleme ve Değerlendirme:
Mustafa Nevruz SINACI
            2 Mayıs 1954’de yapılan Milletvekili Genel Seçimlerinde DP, kullanılan oyların % 58. 42'sini alarak, “Milletin itimat, takdir ve teveccühüne mazhariyet” bakımından Cumhuriyet tarihinin rekorunu kırdı. Sonuçta: 503 milletvekili çıkardı. Bu seçimlerde oyların % 35.11'ini alan CHP 31 milletvekilliğine kadar düştü. Cumhuriyetçi Millet Partisi de % 5.28 oranında bir oy ile 5 milletvekilliği kazandı. Bağımsızlar % 0.62 oyla 2 milletvekili çıkardı.
            Seçimlere katılım oranı da, % 88.63'ü buldu.
            27 Ekim 1957 tarihinde yapılan “bir sonraki” seçimler, hem Kadim Demokrat Parti iktidarı ve hem de, 14 Mayıs 1950’den itibaren “siyaseten yok olma kaygısı yaşayan” ana muhalefet yönünden çok olaylı, zorlu ve sıkıntılı geçti. CHP Başkanı İsmet İnönü, iktidarın seçimlerde izlediği, (kendince) yanlı tutumu yakınma konusu yaparak, DP Genel Başkanı Adnan Menderes'i; Gönderdiği bir telgrafla, kamuoyu huzurunda protesto etti. Buna mukabil, Menderes, İnönü ve partisini "yıkıcı, darbeci ve saldırgan yöntemlerle" çalışmakla suçladı.
            Olaylar bununla da kalmadı. CHP öncülüğünde muhalefet çığırından çıktı.
            Demokrasi, hakkaniyet, kanunlara riayet, hukuk ve medeni siyaset bir kenara itildi.
            Muhalefet zihniyetinde derin bir kompleks, kıskançlık, kin ve nefret dönemi başladı.  
Bu minval üzere; CHP önderliği, tahrik ve teşvikçiliğinde mevcut muhalefetin tamamı ile bağımsızları da içine alacak biçimde; 1957 seçimlerinden önce hırs, ihtiras, kin ve nefretle oluşturulmaya çalışılan “Milli Muhalefet Cephesi” (1956) ilgi görmedi. Bu teşebbüs akamete uğrayınca, ağırlıklı olarak CHP partizanlarınca ‘Güç Birliği Ocağı’ adıyla tertip ve teşekkül ettirilen “Husumet Cephesi” (1957) öncelikle halk içinde, dahası bu paralelde kamu kurum ve kuruluşları ile genel olarak cemiyet hayatında çok büyük tahribatlara yol açmaya başladı. Esas itibarıyla partiye dayanan ve fakat halka parti (CHP) dışı gibi lanse edilmeye çalışılarak faaliyet gösteren organize gruplar, tıpkı yasa dışı bir anarşi, terör-tedhiş örgütü gibi hareket ediyorlardı. Buna karşı, DP tarafından “zorunlu bir tepki ve/veya Nefsi Müdafaa refleksi olarak” Vatan Cephesi (1957) kuruldu.
Bu arada, Menderes 1957’de olduğu gibi, yine erken seçim açıklamaları yaptı.
Kendisi de “erken seçim” söylemleri ortaya atan İsmet İnönü, 1 Nisan 1959 tarihinde, sandıktan ümidini kesmiş, Muhalefet Cephesi ve Güç Birliği organizasyonlarından ağzı yanıp pişmanlıkla çıkmış bir halde tüm muhalefeti ve basını peşine takarak ‘Bahar Taarruzu’ adını verdiği propaganda gezilerine Trakya’dan başladı. CHP yandaşları,, Kırklareli’nin Kocasalih bucağında tantanalı bir miting yaptıktan sonra, burada bir ocak açtılar. Bu ocağa ‘Güç Birliği Ocağı’ adını verdiler. Daha sonra, İnönü ve ekibi gezileri esnasında gittikleri ve uygun zemin buldukları yerlerde güç birliği ocaklarını açmaya devam ettiler.
Diğer taraftan “Vatan Cephesinin” çığ gibi büyümesi, halk içinde samimi bir karşılık bularak, muazzam bir dayanışma, ahenk, intizam, işbirliği ve heyecanla çoğalarak yayılması; CHP kadrolarının hırçınlığı, küstah saldırıları, hükümete karşı artarak süren tahrik, yalan ve iftiralarından bıkmış, usanmış, yılmış olan halkı Demokrat Parti saflarına sürükledi ve burada kenetledi. Giderek hırçınlaşan ve saldırganlaşan muhalefetten ayrılarak, gelip DP’ye katılanlar sayesinde Parti, inanılmaz derecede bir üye potansiyeline ulaştı. Bu beklenmeyen gelişmeler ile inanılmaz büyüme muhalefeti dehşete düşürüyor, özellikle CHP yaklaşan genel seçimlerde bütünüyle erime, yok olma, tefessüh etme korkusundan kaynaklanan panikle kontrol edilemez bir azgınlık ve taşkınlık girdabının ortasına doğru sürüklenip gidiyordu.
En büyük haset ve kıskançlık nedeni ise:, Hemen her şeye, bütün olumsuzluk ve kasıtlı engellemelere, çirkin iftira, komplo ve hain kumpaslara rağmen “kalkınma, gelişme, ilerleme, çağdaşlaşma ve modernleşmenin” durdurulamamış olması idi. Dostları memnun-mutlu, halkı ümitli kılan bu istikrar, kararlılık ve bilinç; Başta iç muhalefet olmak üzere, özellikle dâhili ve harici bedhahlar ile ülkemizin müzmin ezeli dış düşmanlarını mahvediyor, kahrediyordu... 
İşte bu nedenle “dâhili ve harici düşmanlar” DP’ye karşı ittifak cephesi haline döndü.    
Tarihi ve Kadim Demokrat Parti yöneticileri bu “şer ve şeamet cephesi” ile menfur emel ve mel’un niyetleri çok iyi biliyor, fakat çareyi “demokrasi, adalet, hukuk ve meşruiyet” dairesinde bulup, millete zarar ve halel gelmeden, “yasal olarak” uygulamak istiyorlardı. Zira Demokrat Partinin “Hukuk Devleti ve İnsan Haklarına Saygı” prensibi çok önemli, öncelikli ve kesinlikle vazgeçilmez idi.
Ancak bu sıralar, (mutlak düşmanlığı 27 Mayıs isyanıyla apaçık ortaya çıkan) CHP’li bazı bozguncular bir takım DP il Başkanları ve il, içe yöneticilerine kanca atarak, ileri gelen ve fakat aslında zayıflıkla malûl Demokrat Partililere hırs aşılayıp, fitne fesat bulaştırmıştı. Bu menfur tuzağa acizlik, zayıflık, gafletle ve dalaletle düşen, bir kısım üst düzey partililer, bire bir markajla kendilerine ustaca ve sinsice telkin edilen propagandaya kandı. Sanki “yaklaşan seçimlerde CHP’yi siyasetten silmenin verdiği heyecanıyla” Genel Merkezi zorluyor ve o güne kadar kesinlikle izin verilmeyen esaslı bir ilkeyi çiğneyerek “partili il başkanları, bu seçimde 1. sıradan Milletvekili adayı olsun” istiyorlardı. Buna Genel Merkez yanaşmadı ve bilerek kumpasa gelinmesine, tuzağa düşülmesine müsaade etmeyince, Partide huzursuzluk baş gösterdi. İlle de Adaylık illerden aday gösterilmedi. Böylece ve nihayetinde 17 veya 19 il “DP’nin Milletvekili adayı gösterilmediği için” DP yönünden, “sanki seçime bu illerde hiç girilmemiş gibi” devre dışı kaldı.
Bu vahim hata ve düşman tuzağına düşmenin doğal sonucu olarak:         
1957 genel seçimlerinde DP,1954 yılına göre % 10.72 oy kaybetti. Beklenenin aksine bu defa 424 milletvekili çıkardı. DP içinde yaşanan rekabetten olağanüstü oranda yararlanan ve büyük ölçüde kârlı çıkan CHP, bir önceki seçime oranla bu kere oylarını % 5.71 artırarak, 178 milletvekili kazandı. Hürriyet Partisi, Cumhuriyetçi Millet Partisi ve Bağımsız adaylar da 4’er vekillik kazanarak; Hiç beklemedikleri halde büyük başarı sağladılar. Başta Demokrat Parti içinde husule gelen haksız rekabet ve ilkelere riayetsizlik problemi ile uygulanan Seçim mevzuatının bozukluğundan kaynaklanan bu  adaletsizlik, “Temsilde adalet ve yönetimde istikrar” ilkesine aykırı idi. Sonucun “Türkiye Büyük Millet Meclisi” aritmetiğine çok farlı biçimlerde yansıdığı bir defa daha açıkça görüldü. (1957 seçimlerinde TBMM'ne toplam: 610 milletvekili seçilmişti.)
Sonuçta: Milletvekili sayısı, neredeyse sıfırdan 178’e çıkan CHP, bu defa adeta bir zafer sarhoşluğuna kapılarak taşkınlaştı; Daha büyük bir kin, nefret, fetret, hırs ve hırçınlıkla Demokrat Parti örgütleri ve Hükümete karşı saldırılarını arttırdı. Yandaş medyası, husumet cephesi, irtibat ve iştirakleri iyice küstahlaştı. Başta Meclis Grubu, başkanı ile vekilleri olmak üzere, bütün örgüt adeta zıvanadan çıktı. Her gün yeni bir hile, iftira, desise ve kumpaslarla; Millete ve devlete çok büyük zararlar, onarılması güç maddi, moral ve manevi, ağır hasarlar vermeye başladı. Bu alçaklık, küstahlık, aleni düşmanlık, acil müdahaleyi zorunlu kılan kritik durum karşısında Başvekil Adnan Menderes, Cumhurbaşkanı Celâl Bayar, Parti Yönetimi ve Bakanlar Kurulu günlerce istişare ettiler. “Hakkaniyet, adalet ahlâkı, hukuk ve hukuk devleti olmanın esas, usul, anayasa, yasa ve kaideleri içinde” makul bir çare bularak, milleti mağdur etmeden, kan dökülmeden uygulanması kabil çözümler üzerinde çalışmaya başladılar.
Çare, 1960 yılı Ocak-Mart döneminde bulundu ve derhal uygulamaya konuldu.  
Hukuk Devleti, Meşruiyet ve Saydamlık İlkesi Bağlamında Mutabık Kalınan Adil, Makul, Anayasal ve Yasal Tedbir: “TAHKİKAT KOMİSYONU” idi…  
Devlet, Hükümet, Millet ve Parti olarak maruz kalınan fevkalâde mağduriyet, milli felâket ve haksız saldırılar karşısında; Tarihi ve kadim Demokrat Parti’nin Meclis Grubu ile yetkili kurullarında bu karara varılmasını müteakip:, “Başta Kanun ve kontrol dışı unsurlar olmak üzere; CHP ile bazı muhalefet partileri ve bir kısım basının faaliyetlerine yönelik Tahkikat Komisyonu oluşturulmasına ilişkin önerge” 14 Nisan 1960 tarihinde Meclis Başkanlığına sunuldu. Önerge DP Meclis Grubu Başkanvekilleri Bursa Milletvekili Mazlum Kayalar ile Denizli Milletvekili Baha Akşit tarafından imzalanarak verildi.
Buna göre: 18 Nisan 1960’da tahkikat komisyonu kuruldu.
            TAHKİKAT KOMİSYONU KURULMASINA DAİR MECLİS KARARI
“Bursa Mebusu Mazlum Kayalar ve Denizli Mebusu Baha Akşit’in:, “CHP’nin yıkıcı,  gayrimeşru, gayriahlâki ve kanun dışı faaliyetlerinin, bütün memleket sathında cereyan tarzı ve bunların mahiyetinin nelerden ibaret olduğunu tahkik, tespit ve memleketin her tarafında yaygın bir halde görülen kanun dışı siyasi faaliyetlerin muhtelif sebeplerine intikal etmek, matbuat meselesi ile adlî ve idari mevzuatın ne suretle tatbik edilmekte olduğunu tetkik eylemek üzere Meclis tahkikatı açılmasına dair takriri” ile “neden böyle bir komisyona gerek duyulduğunu” şu şekilde açıklamıştır:
MECLİS KARARI HAKKINDA AÇIKLAMA:
Türkiye Büyük Millet Meclisi Riyasetinde, Türkiye'de iktidarın millî hâkimiyet esasına göre, vatandaşın hür iradesiyle tâyin edilmesi prensibi, Demokrat Partinin kuruluşuna temel teşkil etmiş olan ana fikirdir.
Demokrat Parti bilumum siyasi, hukuki, insan hakları, adalet ahlâkı ve demokrasi mücadelesinde bu fikrin tahakkuk etmesini temin ve bu yolla meşru bir iktidarın Türkiye’nin kaderine hâkim olmasını takip ve müdafaa etmiş, 1950 de bu yolla iktidara gelmek suretiyle millete söz vermiş olduğu gayeyi bizzat tahakkuk ettirmiştir. Türk milleti 1950 den sonra, birbirini takip eden iki büyük seçimle Demokrat Partiyi iktidarda bırakmak kararında ısrar ettiğini ve milletin kaderini, zihniyetlerini ve fikirlerini ne kadar tebdil etmiş görünürlerse görünsünler, tek parti nizamının mümessillerine teslim etmek düşüncesinde olmadığını alenen tezahür ettirmiştir. Bu tezahür karşısında, tarih önünde tasfiye edildiklerini bir türlü idrak edemeyen devri sabık adamların, başında ve içinde bulundukları siyasi teşekkülü Türk milletinin meşru iktidarını gayrimeşru ve gayri kanuni yollarla düşürmek fikrine dayanan bir mücadeleye sevk etmeye çalışmışlardır.
1957 seçimlerinin akabinde ve ondan daha sonra bu gayrimeşru teşebbüslerin ileri tezahürlerini tespit eden Demokrat Parti Hükümeti ile Meclis Grubu, Cumhuriyet Halk Partisinin sevk ve idaresini deruhte etmiş bulunanlara 11 Ağustos 1958 tarihli tebliği ile gayrimeşru mücadele usullerini terk etmeleri hususunda katı ihtarını vermiş bulunuyordu.
Buna rağmen, kaybettikleri iktidarın kamçıladığı hırs ve ihtiraslarla gözleri kararmış ve meşru bir seçimle iktidara gelmek ümidini bütünüyle kaybetmiş olan CHP idarecileri;, Bu son (Demokrat Parti) iktidarının Türk milleti adına ifade ettiği azim ve kararın mahiyetini bir türlü idrak edememişler ve 7 Nisan 1960 tarihli Grup tebliğinde de tebellür ettirildiği gibi, 11 Ağustos 1958 tarihli tebliğin neşrini icap ettiren noktadan çok ilerilere geçmişlerdir.
Hiçbir kanuni salâhiyete sahip olmamalarına rağmen, umumi seçimlerin bu ilkbahar ortalarında yapılacağını bizzat ifade ve iddia ederek ortaya atılan bu idareciler, kendi emir ve hizmetlerinde bulundurdukları teşkilâta, bu seçimleri her türlü baskı usullerini, gayrimeşru tedbirleri, kardeş kavgalarını dahi mubah görerek:, Milletin istinatgâhını teşkil eden devletin bütün unsurları ile müesseselerini ya tahrik veya tahrip etmek bahasına da olsa muhakkak kazanmak hedefine göre harekete geçirmiş bulunuyorlar.
Bir kısım basın bu gayrimeşru gayenin tahakkuku uğrunda CHP ile iş birliği ve iştirak halinde bulunuyor. Bu basın umumi efkârı aldatıyor. Hâdiseleri tahrif ediyor. Her türlü yıkıcı faaliyetleri, terör ve tedhişi teşvik ve tahrik eden yazılara sinesinde yer veriyor. Mücrimlerin (suçluların) müdafaasını uhdesine alarak cemiyetin temellerini kökünden sarsıyor.
Gaziantep, Zile, Uşak, İstanbul, Yeşilhisar hâdiseleri gibi Devletin emniyet, huzur ve asayişini birinci derecede tehdit eden, Türk milletinin itibar ve şerefine karşı da birer tecavüz mahiyetinde olan hâdiseler umumi efkâra hürriyet ve demokrasi mücadelesinin şerefli bir sayfası ve bunların tertiplileri birer kahraman gibi takdim olunuyor. Memleketin emniyet ve asayişini korumakla vazifeli olan memurlar, kanunların tatbikatı ile vazifeli mahkemeler ve hâkimler baskı ve tehdit altında veya türlü iğvalarla (ayartma, kandırma, baştan çıkartma) kanunların âmir hükümlerini yerine getirmekten alıkonmak isteniyor. Orduyu siyasete alet ederek fitne fesada karıştırmak, ordu kuvvetlerini emir ve kanun dinlemez bir hale getirmek için gayretler sarf olunuyor.
Türkiye tarafından olduğu gibi NATO’ya dâhil bütün memleketler tarafından kabul edilmiş olan, “Kuvvetler (ayrılığına) statüsüne dair Sözleşme’nin” tatbikatı ele alınarak veya memleketimizde vazifeli bulunan Amerikan kuvvetleri mensuplarının ırzlara ve namuslara tasaddi etmekte oldukları iftirası yaygın bir surette işlenerek, Türk - Amerikan dostluğunun sarsılmasına, dolayısıyla, NATO camiasında mevcut vâhdetin bozulmasına çalışılıyor. Seçimlerde namuslu vatandaşların iradesini tam bir hürriyet içinde izhar etmelerine mâni olmak üzere şerirler ve sabıkalılardan müteşekkil silâhlı siyaset çeteleri hazırlanıyor. Hücre usulüyle çalışan kollar kuruluyor ve bu kolların kurulması meşru bir hareket olarak açıkça müdafaa olunuyor. Yukarda sayılan hususlar C. H. P. nin siyasi mücadelede meşruiyet hudutlarını fazlasiyle aşmış olduğunu tesbit etmektedir.
Türkiye’de devamlı ve müstakar bir demokratik idare kurulması ve bu idarenin sağlam temeller üzerine oturtulması her şeyden evvel meşru bir iktidara karşı gayrimeşru mücadele usul ve imkânlarının tamamiyle bertaraf edilmesine bağlıdır. Bugüne kadar cereyan eden hâdiseler, Türkiye’de mer’i (yürürlükteki) kanunların, suçları tâkip ve tecziye etmekle mükellef müessese ve kurulların bu fenalıkları önleyemediği kanaatini veriyor. Bu sebeple hâdiselere derinden ve bütün teferruatiyle nüfuz ederek, Türkiye’de siyasi huzur ve istikrarın sağlanması için gerekli tedbirleri almak üzere Türkiye Büyük Millet Meclisinin işe el koyması zaruri ve lüzumlu görülüyor.
Memleketin emniyet ve selâmetinin, huzur ve asayişinin yukarda tafsilen izah edildiği şekilde tehlikelere mâruz bırakıldığı bir devrede Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin, Teşkilâtı Esasiye Kanunu (Anayasa) ile kendisine tanınan bütün haklarını bir anda eline alarak, yukardan beri tadad olunan (sıralanan) son derecede ehemmiyetli meselelere vazıyet etmesi artık kaçınılmaz bir zaruret haline gelmiş bulunuyor. Memlekette hakiki bir adalet ve hürriyet nizamının kurulması, huzur ve sükûnun tesisi, seçimlerin hiç kimsenin şüphe, tereddüt ve endişesine, korkusuna, itimatsızlığına en küçük bir imkân bırakmayacak sâlim, temiz ve dürüst şartlar içinde yapılması, nihayet gittikçe büyüyen hâdiseler halinde kendisini gösteren kanlı kardeş kavgalarını önliyecek kesin çarelerin bulunması buna mütevakkıf görülmektedir.
Bu itibarla, CHP’nin :
A) Meşru iktidarımızı, alelûmum devlet vazifelerini, Türk kadınlarını, dost ve müttefiklerimizi en iğrenç isnatlarla kötüleme usulleri de dâhil olmak üzere, çeşitli gayrimeşru ve kanun dışı yollarla halkı kanunları ihlâle, kanuni tedbirlere karşı mukavemete, Hükümete, idari ve adlî mercilere karşı galeyana ve fiilî tecavüzlere teşvik ve tahrik etmek,
B) Müsait telâkki ettikleri mahallerde kendi partilerine mensup bâzı şahısları silâhlandırmak suretiyle iktidar partisinin mensup ve taraftarları aleyhine münferit veya toplu şekilde baskı yapmaya ve suç işletmeye teşvik suretiyle memlekette kanlı kardeş kavgalarına müncer olan tertiplere başvurmak,
C) Orduyu siyasete karıştırmak teşebbüsleri de dahil olmak üzere, memleketin emniyet ve asayişini korumakla vazifeli olanları çeşitli propaganda, baskı ve vaidler yoliyle vazifelerini ifadan alıkoymağa cüret ve teşebbüs etmek,
Ç) Bizim radyo namındaki komünist radyosunu halk partisine ait bir radyo olarak göstermek suretiyle halkı bu yayınları dinlemeye sevk etmek ve umumi efkârı bu vahim neşriyatın zararlı tesirlerine mâruz bırakmak,
D) Bütün bu kanun dışı faaliyetlerini umumi efkâra karşı haklı gösterebilmek için T. B. M. Meclisinin, onun itimadına mazhar Hükümetin meşruiyetinden halkı şüpheye düşürecek, ve bundan da ileri olarak, gelecek seçimlerin de meşruiyetini şimdiden muallel imiş gibi göstererek kurulmuş ve kurulacak iktidarlar aleyhine vatandaşları gayrimeşru yollarla tahrik etmek suretiyle itimatsızlığa ve huzursuzluğa sevk etmek,
E) Hücre teşkilâtı ile işliyen gizli kollar kurmaya çalışarak, yukarda mâruz faaliyetleri daha müessir bir hale getirmek, Suretleriyle giriştiği yıkıcı, kanun dışı ve gayrimeşru faaliyetleriyle;
F) Aynı maksat ve gayelerle ve neşir yolu ile faaliyette bulunarak, Cumhuriyetimizin ve genç demokrasimizin fikrî ve mânevi temellerini tahrip eden, Devletin ve cemiyetin ana müesseselerini şantaj, baskı ve tehdit suretiyle işlemez bir hale getirmek, hakikatleri tahrif etmek, yalan neşriyatta bulunmak suretiyle memleketin siyasi, iktisadi, malî, içtimai hayatını tehlikeye mâruz bırakan bir kısım basının; Bünyesini; çalışma tarz ve metotlarını ve kanunlar muvacehesindeki tutumunu ve bu kanunları işlemez hale getirmek hususundaki gayrimeşru faaliyetlerinin ve yukardan beri tafsilâtı ile arz edilen ahvalin önlenmesini gayrimümkün kılmakta olan sebeplerin mahiyetini tetkik ederek elde edeceği neticeleri T. B. M. Meclisine bildirmek üzere, Dahilî Nizamnamenin 177 nci maddesi hükümlerine göre 15 kişilik bir tahkikat encümeni kurulmasını; bu encümenin TBMM’nden veya adlî mercilerden ayrıca karar istihsaline lüzum olmaksızın, Dahilî Nizamnamenin 16’ncı babında yer almış bütün salâhiyetlerle teçhiz olunmasını; tahkikatın selametle cereyanımı temin bakımından ve tahkikatın devamı müddetine maksur ve munhasır olmak üzere Türkiye’deki her türlü siyasi hareket ve faaliyetleri durdurma kararı da dâhil olmak üzere lüzumlu göreceği bilcümle tedbir ve kararları da ittihaz etmeye ve icabında Meclis dışında da faaliyette bulunmaya yetkili kılınmasını ve ayrıca mesaisini üç ayda ikmal etmesini arz ve teklif ederiz.”
Takrir okunduktan sonra ilk sözü imza sahibi Bursa mebusu Mazlum Kayalar almış ve tahkikat talebine dayanak teşkil eden olayların milletin gözü önünde cereyan ettiğini ifade etmiştir.
Mazlum Kayalar: “Mülga Takriri Sükûn Kanunu veya ona benzer hükümleri yürürlüğe koymak için Meclis’e teklif getirebilecekken bunu yapmadıklarını, bunun yerine “hukuki, meşru ve Anayasaya hürmetkâr” bir şekilde TBMM’ye başvurarak olaylara el koymasını ve gerekli kararları almasını istediklerini” belirtmiştir.
Kayalar, DP’ye iltihakların artmasıyla birlikte seçimlerin öne alınacağı ihtimalinin muhalefeti telaşlandırdığını ve bu telaşla birlikte Halk Partisinin seçimlerin “medeni iklimini” yok etmeye çalıştığını ve bunda da kısmen başarılı olduğunu ileri sürmüştür.
Takrirle talep edilen tahkikatı açmaya Meclisin yetkili olduğunu tartışmaya bile gerek olmadığını vurgulayan Kayalar: “Mevcudiyet hakkını kanundan alan teşekküllerin Devletin temellerini ve millî birliği sarsmıya müteveccih fiili, aleni ve hafi hareketleri üzerinde bir tahkikat açmak TBMM için gayrikabili münakaşa bir salâhiyet teşkil eyler.”
İSMET İNÖNÜ’NÜN KONUŞMASI
Takrir hakkında şahsı adına söz alan Malatya Milletvekili İsmet İnönü:, “İç politikada huzuru tesis edecek tedbirleri müzakere edebilmek için her şeyden önce bütün vatandaşların Devlet ve kanun önünde eşitliğinin kabul edilmesi gerektiğini, ancak mevcut iktidarın siyasi kanaatlerine bakılmaksızın bütün vatandaşların eşit kabul edilmesi mecburiyetini şimdiye kadar fiilen kabul etmediğini, nitekim müzakere edilen belgenin de “partizan idare zihniyeti” ni yansıttığını ileri sürmüştür.
İnönü, önergenin kabul edilmesi halinde Türk siyasi hayatının “tamir ve deva kabul etmez bir uçuruma” sürükleneceğini ifade ederek iktidarı uyarmıştır. İnönü uyarılarına şu sözlerle devam etmiştir: “Arkadaşlar, şimdi bu salâhiyetlerle teşkil edilen Encümenin bir hususi karakteri vardır. Bu Encümen, Hükümetin üstünde, Büyük Millet Meclisinin üstünde bir baskı rejiminin bünyesi olacaktır. Bu talep gerçekleşirse; hesapsız, mesuliyetsiz, rasgeldiği vatandaşı hapsetmek istiyecek, istediğine söyle diyecek, istediği kâğıtları alacak, bu suretle memlekette bir dehşet idaresi fiilen kurulacaktır.
Önerge bu Devlette hiçbir müesseseye itimadı olmadığını söylüyor. Devlet memurlarına itimadı yoktur, adalete itimadı yoktur, orduya itimadı yoktur. Hiçbir müesseseye itimadı olmıyan bu otorite, bu idare eşit olmıyan seçimlere kararlı olduğu halde seçime gitmeye dahi cesaret edemiyor. Milletin reyleriyle azlıkta kalmış olan bu iktidar, bugün Devletin bütün müesseselerinde ve umumi efkârın katî hükmü ve kanaati karşısında bir kadro halinde kalmıştır. Ne isteniyor? Meclis Tahkikat Encümeni namı altında bir baskı idaresi kurmak istiyorlar. Bu baskı idaresi Anayasaya, İnsan Haklarına karşı teşebbüs edilen gayrimeşru bir darbedir.”
CHP başkanı İnönü’nün konuşmasını tamamlayıp kürsüden inmesinden sonra Samet Ağaoğlu kürsüye gelmiştir. Ancak bu sırada genel kurulda şiddetli gürültüler, atışmalar, tabanca çekmeler ve çanta fırlatmalar gibi olaylar yaşandı. Sırrı Atalay ve Hasan Erdoğan’a takbih cezaları verildi. Atalay’ın Samet Ağaoğlu’na “milyonları çalan adam” dediği iddiası üzerine kendisine 12 inikat (oturum) için Meclisten çıkarılma cezası verilmesi reye sunuldu ve savunması istendi. Atalay, Samet Bey kürsüye geldiğinde kendisine “bugün milyonların sahibisin” dediğini ve demeye de devam edeceğini ifade etmiştir.  “Yıl 1950. Muhterem ablaları Tezer Hanımla mebus seçildikleri zaman Ankara’ya geliyorlar” diye söze devam etmesi üzerine Reis müdafaa için söz verildiği halde aynı şekilde konuşmaya devam ettiğini belirterek kürsüden inmesini istemiştir. Atalay’a 12 inikat Meclisten çıkarma cezası oylanarak kabul edilmiştir.
Daha sonra da bir milletvekiline çanta fırlatan Hasan Erdoğan’a müdafaasını yapmak üzere söz verilmiş, Erdoğan da Gazianteb Mebusu Ali Şahin Bey’in tabanca çektiğini, bunun üzerine çantayı attığını, “Mecliste tabanca çeken adama çantayı atmak tabiî hakkı’na sahip olduğunu belirtmiştir. Bu savunmaya rağmen Erdoğan’a da 6 inikat Meclisten çıkarılma cezası verilmiştir. Gürültülerin devam etmesi üzerine oturum başkanı “Bir mâbedin içinde bulunduğunuzu asla hatırınızdan çıkarmayınız, bu hali gören size acır” diyerek sözü Samet Ağaoğlu’na vermiştir.
Samet Ağaoğlu, önce İnönü’nün ruh haline dair bazı tespitlerde bulunacağını belirtmiş, bu bağlamda İnönü’nün kürsüde “manevi mecalsizlik” içinde olduğunu, kafasının ve kalbinin son isyanlarını haykırmaya çalıştığını ancak bu “pervasız haykırmalara” TBMM’nin azimli kararının asla izin vermeyeceğini söylemiştir. Ağaoğlu’na göre İnönü Meclis kürsüsünden “itaat etmeyeceğiz” diyerek sadece kendisi ve partisi adına değil, Devletin memurları adına da isyancı bir tavrı savunmuş, Anayasanın ve kanunların dışında uyulması gereken toplumsal ve siyasal ahlak kurallarını hiçe saymış, bu ahlâki kurallara kendisini bağlı hissetmemiş, ayrıca takrirde tek tek belirtilen ithamların hiçbirine cevap vermemiştir. Ağaoğlu, konuşmasını takririn verilme sebebi olarak gördüğü memleketin içinde bulunduğu manzarayı tasvir ederek sürdürmüştür. Ağaoğlu’nun milletvekillerinin dikkatine sunduğu “memleket manzarası”nda şu hususlar öne çıkmıştır:
• Memlekette iç politika konuları, tüm konuların önüne geçmiş, şehir meydanlarından köy kahvelerine kadar her yerde görülen iç politika tartışmaları halkı kamplara ayırmış ve “kardeşin kardeşi kırmasına” yol açmıştır.
• “Siyasi mücadelenin silahları” olarak ortaya çıkan iftira, isnat, hakaret ve küfür Devlet ve milletin maddi ve manevi tüm varlığını tehdit eder hale gelmiştir.
• Açık ve gizli güçler, Devlet ve toplumun meseleleri üzerinde akla hayale sığmaz dedikodulara sürekli olarak ihtiyarlardan çocuklara kadar tüm halkın kulaklarına fısıldamaktadırlar.
• Hükümetin ehil olmayanların elinde olduğu, iktidarın memleketi dış güçlere pazarladığı ve “Türk kadın ve kızlarımızın yabancılara peşkeş çekildiği” söylenmektedir.
• Devletin tüm kuvvetlerine hakaretten karşı koymaya kadar varan tahriklere girişilmektedir.
Ağaoğlu memlekette bu manzarasının oluşmasında muhalefetin önemli payının bulunduğunu şu sözlerle ifade etmiştir: “Memlekette bu manzarayı yaratan kuvvetlerin bir kısmının başında, Devleti ve vatanı uzun yıllar idare etmiş insanlar yer almışlardır. Devlet Reisi, Hükümet Reisi, vekil olmuş, mebusluk yapmış insanlar; bu vasıfları ile Devlet mefhumunun ne olduğunu bilen insanlar; 31 Martı, Millî Mücadelenin arkadan hançerleme devirlerini, iç isyanları görmüş insanlar; şu arz ettiğimden çok zayıf kımıldamalar karşısında, bir fes dâvasında, şu veya bu şekilde ufak bir sözden dolayı bütün bir şehrin meydanlarını haklı, haksız sehpalarla donatmaktan çekinmemiş, hususi mahkemelerde suçlu, suçsuz yüzlerce, binlerce insanı mahkûm etmiş ve ettirmiş insanlar, hattâ daha ileri gidilerek, suçlu buldukları birkaç adamı ele alıp o şahsın içinde bulunduğu bütün bir zümreyi toptan yok eden insanlar yer almışlardır.”
Ağaoğlu, İsmet Paşa’nın yurt gezisi sırasında yaşanan bazı olayları “muhasara yarıldı”, “kimin haddine”, “İsmet Paşa Garp Cephesi Komutanlığını hatırlatmakta değil de bir defa daha yaşamaktadır” şeklinde başlık ve yorumlarla aktaran gazetelere dikkat çekerek muhalefet liderinin memlekette huzursuzluk çıkarmaya çalıştığını ima etmiştir. Ağaoğlu İsmet İnönü’nün daha önceki bir sözünden hareketle kendisinin şimdi de kızmış olabileceğini şu cümlelerle ifade etmiştir: “Muhterem arkadaşlar, aklıma geldi. 3-4 sene evvel bir köy imamının affı dolayısiyle İsmet Paşa bu kürsüden;
“Beni kızdırmayın yoksa yapamıyacağım yoktur” demişti.
Şu verdiğim misaller gösteriyor ki, İsmet Paşa kızmıştır, İsmet Paşa kuvvetlerine hazrol emri vermiştir, İsmet Paşa yer yer taarruza da geçmiştir. Kızdınız mı Paşam?..” Ağaoğlu daha sonra İsmet Paşa’nın seçim ve seçim hileleri konusunda iktidarı eleştiren sözlerinden örnekler vererek bunların gerçekte tehdit olduğunu, ayrıca seçimlerde hile yapılıp yapılmadığını tespit yetkisinin İsmet Paşa’ya ait olmadığını, DP’nin bu yetkiyi Meclisten alarak yargı mekanizmasına verdiğini ifade etmiştir. Ağaoğlu İsmet Paşa’ya dönerek konuşmasını şöyle sürdürmüştür: “ve nihayet şu garip beyanat... Okuduğum zaman gözlerime inanamadım, İsmet Paşa, edebiyata mı merak etti, dedim. Ne demek istediğini anlıyamamıştım. Sonradan söktüm, ne demek?  
Ağaoğlu’nun bu sözlerine muhalefet sıralarından müdahale edilmiş, Maraş mebusu Nusret Durakbaşa, hatibin farkında olmadan “Devletin kuruluşunu kötülediği”ni söylemiş, Adana Mebusu Hamdi Öner de “Baban bize çok şeyler öğretmişti, ne yazık ki size bir şey öğretememiş” şeklinde seslenmiştir. Buna cevap olarak Ağaoğlu şunları söylemiştir: “ babamı bırakın, ölmüşleri karıştırmayın, ölmüşlerin dilleri yoktur, söyliyemezler. Fakat hemen ilâve edeyim; babam sağ olsaydı ve bu kürsüde bulunsaydı, muhterem lideriniz hakkında çok şeyler söylerdi. ” istediğini. “27 Ekim 1961 akşamı gün battığında seçimi yenilememiş olurlarsa gayrimeşru olacaklardır. C. H. P. böyle bir idareyi asla tanımıyacak, onun Meclîsinde yer almayı reddedecektir.” Gözümün önüne geldi, 1961 in 27 Ekim günü akşam vakti, güneş batmak üzere, İsmet Paşa güneşe bakıyor, ve dönüyor, «Ey benim silâhşörlerim; seçim yapıldı mı, yapılmadı mı? Haydi silâh başına» diye bağırıyor. Siz, Paşam, affedin, mecburum söylemeye, edebiyat yapmışsınız, ama Donkişot bile Şanso’ya böyle bir emir vermedi.
Ağaoğlu, muhalefet temsilcilerinin her gittikleri yerde “İnkılâplar tehlikede”, “Başvekil yeşil bayrakla karşılandı” gibi sözleri yayarak memleketin huzur ve düzenini bozmaya teşebbüs ettiğini, bu aleni faaliyetlerin bir de gizli/yer altı kısmının bulunduğunu ve bunların da elbette açığa çıkarılacağını belirtmiştir. Ağaoğlu daha sonra da muhalefetin “hesap sorma” söylemini eleştirmiş ve şunları söylemiştir: “Bir de «Hesap sorma tehdidi» var. Muhterem arkadaşlar, hesap sorma bahsinde çeşitli teraneler söylediler, hususi mahkemeler kuracağız, dediler; hususi kanunlar çıkaracağız, dediler; normal kanunlarla mal beyannameleri istiyeceğiz, dediler. Bunlar ehemmiyetli şeyler değil. Ehemmiyetli olan şu, mebuslar kongrelere gittiler, hesap soracağız derken hemen arkasından meselâ, Samed’in sehpası ile Namık’ın sehpasını yan yana dikeceğiz, tehdidini de savurmaktan çekinmediler, çekinmiyorlar... Asacak mısınız efendiler? Öylemi? Bu ölüm tehdidinize cevabımız şudur: Hayır efendiler; bu memleketin sehpalar devrine bir daha dönmesine asla meydan vermiyeceğiz. Türkiye Büyük Millet Meclisi, bugün varacağı karar ile o melun devirlerin bir daha hortlamasını önliyecektir.
Ağaoğlu bu sözlerin ardından İsmet İnönü’nün 1944-1945 yıllarına ait konuşmalarına atıf yaparak bugünkü muhalefet liderinin o günlerde ifade hürriyetinin halk idaresinin temeli olduğunu, ancak her milletin kendine has bir söze dayanma ölçüsü olduğunu, Alman harbinin bitmesiyle başlayan tartışmaların milletin maneviyatını zayıflatacak, Meclisin itibarını zedeleyecek, dışarıya karşı memleketi zayıf gösterecek ve nihayet bu vaziyet karşısında memleketin şurasından burasından ateş çıkarabilecek boyutlara ulaştığını söylediğini hatırlattı. Ağaoğlu’na göre bu sözleri söyleyen kişinin “demek ki her milletin karakterine göre bir tahammül takatı olduğundan haberi var” ve başında bulunduğu partisinin mebus ve idarecilerinin memleketin her yerinde yaptıkları propagandalardan bir takım neticeler bekledikleri ortadadır. Ağaoğlu, getirilen takririn “memlekette huzur ve sükûnu bozan bir siyasi faaliyetin neticelerinin neler olabileceğini sorup öğrenmek istiyen, bunların Meclis tarafından öğrenilmesini istiyen bir teklif” olduğunu ve bu haliyle de Komisyona verilen yetkilerin hukuk nazariyesine ve Anayasaya aykırı olmadığını vurgulamıştır.
Ağaoğlu konuşmasının sonunda demokrasiyi muhafaza etmek gerektiğine değinerek şunları söyledi: “Demokrasimizi, hakikaten büyük emeklerle kurulan demokrasimizi himaye etmek onu muhafaza etmek ve kurtarmak mecburiyetindeyiz. Demokrasi ince bir sistem, zor bir sistemdir. Demokrasiyi yaşatmak için gönüllerde adalet hissine, dimağlarda Devlet mefhumuna ve nizam fikrine yer vermek, Devlet ve ferdin karşılıklı münasebetlerinin bu his ve mefhumlar içinde âdilâne olması prensibine inanmak lâzımdır. Bu ince rejimi muhafaza etmek ve yaşatmak için en evvel dikkat edeceğimiz husus, demokrasinin demogojinin ve anarşinin eline düşmemesidir. Çünkü, anarşinin arkasından en kısa zamanda istibdat gelir ve memleketin istikbali karanlıklara gömülür. Türkiye Büyük Millet Meclisi bizzat tarihinden misallerle iyi biliyor ki, Türkiye’de anarşiye meydan verildiği gün çok geriye, gideriz, çok kan dökeriz, maddi ve mânevi büyük zararlara uğrarız. Bunun içindir ki, TBMM anarşiye yol açmıyacaktır. Acı ile, elemle itiraf etmek lâzımdır ki, bu anarşi temayülü Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsüne kadar sokulabilmiş, ve burada Devlet Reisliği yapmış bir zat daha bir saat önce «Meclisin kararlarına itaat etmiyeceğim.» diyebilmiştir,
Memleketi bu anarşi uçurumunun kenarından çekip kurtarmazsanız, istibdadın kapılarını açmış olacaksınız. Türkiye Büyük Millet Meclisi bu kapıyı ebediyyen açmıyacak ve istibdadın hayattaki son mümessilinin bu kapıdan geçmek emelini hüsrana uğratacaktır.
AĞAOĞLU’NDAN SONRA CHP GRUBU ADINA İSMET İNÖNÜ SÖZ ALDI
İnönü şunları söyledi: “Biz ihtilâlden yetişmiş insanlarız, içimizde bizim yaşımızda olanlar pek azdır. Ama bizim etrafımızda bulunan, teşekküller, fikirler, zümreler bizim geldiğimiz yolu bütün teferruatı ile bilirler. Biz ihtilâlden gelmiş bir nesiliz. Meşrutiyet ihtilâlinden geldik, Cumhuriyet ihtilâline yöneldik. En sonu, Cumhuriyet ihtilâlinden demokratik rejime geçinceye kadar çok gayret sarf ettik ve çok zahmet çektik. Çok güç bir devirdi bu. Ama, sabırla muvaffak olduk. Bu ihtilâl rejimi; eşit haklarla, dürüst yapılan seçimlerle, iktidar değişmesiyle neticelenebildi ve hiçbir kıyamet kopmadı. Bunun milletimizin tarihine, daima örnek olabilecek bir misâl olarak, cesaret verici bir misâl olarak geçmesini istedik. Şimdi, biz tekrar ihtilâl usulünü takibedecek ve ihtilâl yoliyle iktidara geleceğiz; ne olacak? En büyük derece ile âzami derecede muvaffak olsak, 1938 de, 1940 da, 1945 te vardığımız vaziyete varacağız. Bu vaziyetten biz memnun değildik. Bu vaziyet, bu ihtilâl rejimini biz demokratik rejime çevirmek için çok güçlük çektik. Bizim böyle bir harekette tekrar tevessül etmemizde mâna yoktur, mantık yoktur.
Şimdi biz ihtilâl rejimimden gelerek Demokratlık rejim içinde siyasi hayat takip ediyoruz. Etrafımızda olan ihtilâllerin hiçbiri böyle değildir. Büyük inkılâplar, büyük devrimler için yapılmış ihtilâllerden sonra normal iktidarlar teessüs edememiş, etmiyor. Rasgele sokak politikacıları meşru iktidarları altüst etmeye çalışıyorlar. Bu gibi teşebbüslerin yüzde 80 i hiçbir memlekette muvaffak olamıyor. Halk iktidarı haksız görmüyorsa 3-5 kişinin toplanması ile Devletin bütün silâhlı, silâhsız kuvvetlerine karşı hareket ederek ihtilâl vücuda getiremezler. Şimdi, ihtilâl, iktidarı bir defa eline geçirmiş olanlar tarafından yapılıyor; son zamanların modası bu. Seçimle iktidara geliyor, Devletin vasıtalarına el koyuyor; seçimle gitmek ihtimali görüldü mü ben buradan gitmem telâşına düşüyor. Ne oldu telâşınız ne?...”
İnönü konuşmasını ihtilallerin hangi durumlarda gerçekleştiğini ve bir anlamda “meşru” hale geldiğini açıklayarak sürdürmüştür. İnönü’nün iktidara uyarı niteliğinde olan ve daha sonra çok tartışılacak olan sözleri şunlardır: “Şimdi iktidarda bulunanların, iktidarı ellerinde bulunduranların milletleri ihtilâle nasıl zorladıkları insan hakları beyannamesine girmiştir. Eğer bir idare insan haklarını tanımaz, baskı rejimi kurarsa o memlekette ayaklanma olur. Buna mahal vermemek için idarelerin demokratik yolda olması, insan haklarının yürürlükte olması şarttır. Bu fikir Beyannamenin ruhunu teşkil ediyor. Şimdi mevzuubahs olan mesele bu. Demokratik rejim, insan hakları yürütülüyor mu, yürütülmüyor mu? Bu bir. Eğer insan hakları yürütülmez, vatandaş hakları zorlanırsa, baskı rejimi kurulursa ihtilâl behemehal olur. Beni dinleyin... Biz böyle bir ihtilâl içinde bulunmayız, bulunamayız. Böyle bir ihtilâl dışımızda, bizimle münasebeti olmıyanlar tarafından yapılacaktır. Biz demokratik rejim dedik, demokratik rejim kurulmuştur. Bu demokratik rejim istikametinden ayrılıp baskı rejimi haline götürmek tehlikeli bir şeydir.
Bu yolda devam ederseniz, ben de sizi kurtaramam.
Şimdi arkadaşlar, şartlar tamam olduğu zaman milletler için ihtilâl meşru bir haktır. Fakat ihtilâl aslında bir millet hayatının asla arzu etmiyeceği, çetin ve tehlikeli bir ameliyattır. Birçok memleketlerde görüyoruz. Çok iyi niyetlerle, vatanperver hislerle ihtilâl yaparak idare kuranlar, kurdukları idarenin ertesi gününden itibaren, kâbus içinde yaşarlar. Onlar muvaffak oldukları ihtilâli normal bir demokratik rejime devredebilmek için imkân bulamazlar. Bulabilenler tarihte nâdir. Biz bulduk işte. Ama bunu bulamıyan memleket çok zarar görür. İhtilâl niçin yapılır? Eğer ihtilâl vatandaş için başka çıkar yol yoktur, kanaati zihinlere ve bütün müesseselere yerleşirse, meşru bir hak olarak kullanılacaktır. Bundan içtinap kabil değildir. Basiretimiz yerinde ve aklımız başımızda ise normal bir demokratik rejimin icaplarını hulûs ile takibederek, eşit haklarla dürüst bir seçimin neticelerini kabul ederek bu rejimi bu yola götürelim…”
İnönü, olağanüstü bir yönetim kurmaya dair Meclis’ten çıkacak kararı kabul etmeyeceklerini belirterek konuşmasını şu sözlerle tamamlamıştır: “Meclis Tahkikat Encümeni şeklinde 3 aylık fevkalâde bir idare kuracaksınız. Bu idare muhalefet partisini ve basını her yerde takibedecek. Şu kusuru var, bu kusuru var, diye her yerde takibedeceksiniz, şimdiden söylüyorsunuz kusurları. Filân yerde şu beyanatı yapmışım. Hakkımdır, kanuni saydığım takdirde yaptım, kanuni değilse haksız isem, verin mahkemeye. Bunun aksi telâkki asla itibara lâyık değildir. Onun için muhterem arkadaşlarım, bu memleketin seçkin, yetişmiş güzide insanlarısınız, memleketi fevkalâde bir idareye götürmek istenildiğinin arifesinde, eşiğindesiniz, hesaplı olarak düşünmenizi isterim. Bir fevkalâde idare kuracaksınız. Bu idareye verilen salâhiyetler gayrimeşrudur. İtaat etmiyeceğiz dediğimi söylemek yersizdir. Bir defa çıkmış bir kanuna, kanun değil karar, çıkmış bir kanuna itaat etmemek vatandaşın elinde değildir. Ama kabul etmeyiz. Razı olmayız. Ve vatandaşların hepsine bunun haksız olduğunu, buna mukavemet etmek lâzımgeldiğini söyleriz. Hür vatandaşın hakkıdır bu. Memurlara itimat etmez, adalete itimat etmez, orduya itimat etmez, kendisi esasen azlıktadır, bir kadrodur, bu şeyleri yapmak ister, böyle şey olmaz.”
İsmet Paşa kürsüden indikten sonra CHP mebusları da Meclis Genel Kurul salonunu terk etmişlerdir. İktidar sıralarından “Nereye, nereye? Kaçmayın, dinleyin” sesleri yükselmiş, Demokrat Parti Grubu adına konuşmak üzere söz alan Rize milletvekili Osman Kavrakoğlu da “Bırakın kaçsınlar. Dinliyemezler, tahammül edemezler” demiştir.
Kavrakoğlu, muhalefet liderinin müzakereler sırasında “inadından, ısrarından bir milimetre inhiraf etmediğini”, ileri sürülen iddiaları çürütmek adına hiçbir vesika ileri sürmeyip sadece bazı kavramları muğlak şekilde zikrettiğini belirtmiştir. Kavrakoğlu İsmet Paşa’nın ihtilale ilişkin sözlerine de şöyle cevap vermiştir: “Kendileri ısrar ediyorlar, akıllarınca demokrasinin esasını teşkil eden bâzı şartların mutlaka tahakkuk ettirilmesini istiyorlar, aksi takdirde (İsyan hakkını, ihtilâl çıkarma hakkını) tabiî bir hak ve netice sayıyorlar ve böyle bir akıbetten bizleri hattâ kendisinin dahi kurtaramıyacağını ifade ediyorlar. Ne hazin bir tecellidir bu! Neden ve kime karşı isyan olacak? Bize karşı mı?.. Demokrat iktidara karşı mı? Yazıklar olsun Paşa!.. Bunu nasıl söylersin!..”
Kavrakoğlu, DP’nin partizanca davranmadığını, aldıkları oyların “temiz ve helal” olduğunu, demokrasimize bir eksiklik gelmemesi için çırpındıklarını, senelerce mahrumiyet içinde acı çeken ve tabii hakları ellerinden alınan bu asil milleti kısa bir sürede muasır medeniyet düzeyine yükseltmeye çalıştıklarını söylemiştir. Buna karşılık, Kavrakoğlu’na göre, “İsmet Paşa dar bir görüş ve kısır bir mantıkla memlekette huzursuzluğun, anarşi ve ihtilâlin müdafaasını yapıyor”.
Kavrakoğlu, İsmet Paşa’nın konuşmasının Devlete, millete ve demokrasiye karşı “insafsız” bir konuşma olduğunu şu sözlerle ifade etmiştir: “Meclisimizin tarihi, Devletin mânevi varlığına, aziz ve sevgili milletimize ve genç Demokrasimize karşı bu derece merhametsiz ve insafsız bir konuşma kaydetmemiştir.”
Bu sözler üzerine Kocaeli mebusu Cemal Tüzün “Bir daha, bir daha söyle Kavrakoğlu, asıl biz onu kurtaramayız” demiştir. Kavrakoğlu bunun üzerine İsmet Paşa’nın günümüzde diktatörlerin demokratik yollarla iktidara gelip daha sonra da seçimi reddettiklerine dair sözlerine gönderme yaparak şu cevabı vermiştir: “Biz milletin reyine kaderini bağlamış hürriyete gönül vermiş insanlarız. Hürriyet ve millî irade mefhumları benliğimize o derece yerleşmiş hayatımıza o derece temel prensip olarak girmiştir ki, Allah göstermesin, bunlara arka çevirecek olsak bizi aile muhitimiz bile kabul etmez. Biz milletin güvenine kavuşmanın bir anlık zevkini bir ömre bedel sayanlardanız. Bu zevki, kadir bilen vefalı bir milleti Çankaya'dan (nankörler!) diye itham edenlerin duymasına imkân yoktur. Paşa ömründe milletin helâl reyleri ile bir saniye bile iktidar sürmemiş bir talihsizdir. Onun için bizi rey çalıcı zannediyor. Bu hırsızlık ithamını şiddetle ve nefretle reddederiz. Artık Türkiye'de bundan sonra bu kürsü rey hırsızlarının yedigaspına tevdi edilmiyecektir. Bakın ne ustaca söylenen sözler, asıl maksadı ele veriyor: Diyor ki eşit haklar, dürüst seçim, şunlar bunlar yapılmazsa mutlaka ihtilâl olur. Ne biliyorsun? Sana karşı oldu da mı biliyorsun. Seni millet kan dökerek ihtilâllemi indirdi. Hayır. Şu halde bu ihtilâl ve isyan temennileri niye!..”
Kavrakoğlu, seçimleri mutlaka dürüstçe yapacaklarını, şerefleriyle geldiklerini ve şerefleriyle gideceklerini ve ancak böyle gidenlerin dönebileceklerini, “lekeli” gidenlerin ise bir daha milletin güvenine itimadına mazhar olamayacağını belirtti. Bu arada Kavrakoğlu, devr-i sabık yaratmadıklarını, İsmet Paşa’ya bağlılıkları malum olan kişilerden hiçbirinin işine son vermediklerini ve hepsine güleryüz gösterdiklerini, bunların herhangi bir anarşi ortamında Paşa’ya destek olacaklarını tahayyül etmenin hüsranla sonuçlanacağını, Türk milletinin ekseriyeti arkalarında oldukça bu hayal perdelerinin bir anda yırtılacağını ifade etmiştir.
Kavrakoğlu, Demokrat Parti’ye ve liderine memleketin her yerinde büyük bir teveccüh gösterildiğini vurgulayarak konuşmasını şu şekilde tamamlamıştır: “Siz Demokrat Partinin vatan sathındaki muazzam teşkilâtını hiç duymadınız mı? Siz bu partinin Meclisteki ekseriyetini seçen milyonlarca seçmenin bu milletin bizzat kendisini teşkil ettiğini bilmiyor musunuz?.. Sonra Demokrat Parti Liderine gittiği her yerde Milletçe gösterilen muhabbetten haberiniz yok mu? Yüz binlerin nasıl fevç fevç coşarak Menderes’i bağrına bastığını işitmediniz mi? Bu partinin mebuslarının milletçe nasıl sevildiklerini ve defaatle seçildiklerini görmediniz mi?.. Tarumar olacak bu parti, perişanlığa sürüklenecek bu seçmenler ve fena gidecek olan bu Lider midir! Buna nasıl oluyor da gönlünüz razı olabiliyor? Söyleyin bakalım, dünyanın neresinde iktidarın böyle üstün bir ekseriyete dayandığı bir Parlâmento vardır. Amerika'da mı, Fransada mı, İngiltere'de mi? İtalya'da veya Almanya'da mı, nerede?             Dünyanın neresinde ve hangi partinin başında Demokrat Parti lideri gibi sevilen bir Reis vardır.. Bütün bu hakikatler karşısında siz görülmemiş bir insafsızlıkla tarumar edilmek tehdidini hem de Demokrasi ve Hürriyet havarisi rolünde savuracak ve Meclisten çıkıp gideceksiniz.. Gidiniz, gidiniz, kötü temennilerinizle ebediyen gidiniz! Temennimiz, Büyük Allah’ın bir daha bu kürsiye avdeti size nasibetmemesinden ibarettir.”
Kavrakoğlu’ndan sonra söz alan Antalya Milletvekili Adnan Selekler, son günlerde iktidar ve muhalefet ilişkilerinin buhranlı ve gergin olduğunu, siyasal menfaatlerin değil milli menfaatlerin esas alınması gereken hassas bir dönemden geçildiğini, büyük halk kitlelerini huzur istediğini, partiler arası çekişmelerin ve mevki ihtiraslarının bu memlekete çok pahalıya mal olduğunu ve Yirminci yüzyılın modern demokratik Türkiye’sini ilkel siyaset oyunlarına kurban etmeye hiç kimsenin hakkı olmadığını belirtmiştir.
Selekler, sözlerini şöyle sürdürmüştür: “Demokrat Partinin en büyük kuvvet(i) hâkimiyetini halkoyuna istinaddettirmiş bulunmasındadır. Demokrat Parti bu en kıymetli Hazineden ayrılmamak maksadıyla her hareketini gayet hesaplı olarak yapmak ve her tasarrufunu bu umumi görüşler içinde aramaktadır. Millî Hâkimiyet prensibine karşı koymayı, bir dikta rejimi kurmayı asla aklına getirmemiş bulunmaktayız. Bir dikta rejimi nasıl kurulur? Bunun bilinmiyen tarafı yoktur. Demokrat Parti 10 senelik çalışmalarında daima kuvvetliye karşı mazlum halk kütleleriyle beraber olmuştur. Bir dikta rejimine noktai istinat tenkil eden kuvvetlere, halk aleyhine Demokrat Partinin verdiği hiçbir tâviz yoktur, arkadaşlar. …
Suçlu olmıyanların böyle bir tahkikattan telâş etmelerine hiç lüzum yoktur. Ama suçluların yakasına adaletin kahredici eli yapışacaktır. Bu itibarla yapılacak olan tahkikatın Büyük Milletin menfaatine neticeler vermesi temennisiyle hepinizi hürmetle selâmlarım.”
Konuşmalar tamamlandıktan sonra 15 kişilik Komisyon için oylamaya geçilmiştir.
Aşağıdaki milletvekilleri oluşturulan Tahkikat Komisyonuna üye seçilmişlerdir.
Tahkikat Komisyonu Üyeleri: Osman Kavuncu (Kayseri), Bahadır Dülger (Gazianteb), Nüzhet Ulusoy (Samsun), Said Bilgiç (İsparta9, A. Hamdi Sancar (Denizli), Vacid Asena (Balıkesir), Kemal Biberoğlu (Çorum), Kemal Özer (Kütahya), Hilmi Dura (Kastamonu), Ekrem Anıt (Samsun), Nusret Kirişçioğlu (Sakarya), Turan Bahadır (Denizli), Selâmi Dinçer (Sakarya), Himmet Ölçmen (Konya), Necmeddin Önder (Nevşehir)
TAHKİKAT KOMİSYONLARININ GÖREV VE YETKİLERİ HAKKINDA KANUN
Çorum Mebusu Hüseyin Ortakçıoğlu ve üç arkadaşının kanun teklifi şu şekildeydi: “Türkiye Büyük Millet Meclisi Dahilî Nizamnamesinde yazılı Tahkikat encümenlerinin vazife ve salâhiyetleri hakkında kanun teklifi:
Vazife ve Salâhiyet (Görev ve Yetkiler)
MADDE 1. — Türkiye Büyük Millet Meclisi Tahkikat encümenleri ve naib olarak vazifelendirecekleri tâli encümenler; Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu, Askerî Muhakeme Usulü Kanunu, Basın Kanunu ile diğer kanunlarda C. Müddeiumumisine, sorgu hâkimine, sulh hâkimine ve askerî adlî âmirlere tanınmış olan bilcümle hak ve salâhiyetleri haizdir.
MADDE 2. — Türkiye Büyük Millet Meclisi Tahkikat encümenleri, tahkikatın selâmetle cereyanını temin maksadiyle:
I - a) Her türlü neşriyatın yasak edilmesine ve neşir yasağına riayet edilmemesi halinde mevkute veya gayrimevkutenin tabı veya tevziinin men’ine,
b) Mevkute veya gayrimevkutenin toplatılmasına, mevkutenin neşriyatının tatiline veya matbaanın kapatılmasına,
c) Tahkikat için lüzumlu görülen veya sübut vasıtalarından olan her türlü evrak, vesika veya eşyanın zaptına ve Hükümetin bütün vasıtalarından istifade etmeye,
d) Siyasi mahiyet arz eden toplantı, hareket, gösteri ve emsali faaliyetler hakkında tedbir ve karar ittihazına,
II - Tahkikatın devamı müddetince âmmenin huzur ve sükûnun bozulmaması için lüzumlu her türlü tedbir ve kararları almaya, dahi salahiyetlidir.
Ceza Hükümleri
MADDE 3. — Türkiye Büyük Millet Meclisi Tahkikat encümenlerince ittihaz olunan tedbir ve kararlara her ne suretle olursa olsun muhalefet edenler bir seneden üç seneye kadar ağır hapis cezası ile cezalandırılırlar.
MADDE 4. — Türkiye Büyük Millet Meclisi Tahkikat encümenlerince ittihaz olunan tedbir ve kararların icra ve infazında ihmal veya suiistimali görülen vazifeliler, ihmal halinde altı aydan iki seneye, suiistimal halinde bir seneden üç seneye kadar hapis cezası ile cezalandırılırlar.
MADDE 5. — Türkiye Büyük Millet Meclisi Tahkikat encümenlerinin yaptığı tahkikat gizlidir. Bu gizliliğe riayet etmiyenler veya malûmatlarına müracaat suretiyle yahut sair suretlerle muttali oldukları tahkikatla ilgili hususları veya hâdiseleri ifşa edenler altı aydan bir seneye kadar hapis cezası ile cezalandırılırlar.
MADDE 6. — Türk Ceza Kanununda yazılı yalan şahitliği ve yalan yere yemin faslındaki suçları işliyenler hakkında mahsus maddelerinde zikredilen cezalar iki kat olarak hükmolunur. Usul Hükümleri
MADDE 7. — Bu kanun hükümlerine muhalefet Meşhut suçların muhakeme usulüne dair olan Kanunun birinci maddesinin (A) bendinde yazılı mahal dışında vukubulsa dahi failleri hakkında mezkûr 3005 sayılı Kanun hükümlerine göre tahkikat ve takibat icra olunur. C. Müddeiumumileri 3005 sayılı Meşhut suçların muhakeme usulüne dair Kanunun 3 ncü maddesinin 4 ncü fıkrasında yazılı müddetle bağlı olmaksızın vazifeli mahkemede âmme dâvası ikame eder.
MADDE 8. — Bu kanunun tatbikatında Hâkimler Kanunu ile Memurin Muhakematı Kanunu hükümleri uygulanmaz. Ancak salâhiyet hakkındaki hükümler mahfuzdur.
MADDE 9. — Türkiye Büyük Millet Meclisi Tahkikat encümenlerince ittihaz olunan karar veya tedbirler katî olup aleyhine itiraz olunamaz.
MADDE 10. — Türkiye Büyük Millet Meclisi Tahkikat encümenleri tarafından yapılmış olan tahkikat ilk tahkikat mahiyetindedir.
MADDE 11. — Türkiye Büyük Millet Meclisi Tahkikat encümenleri tahkikatın ikmalinde nihai bir mazbata tanzim ve dosya ile birlikte Heyeti Umumiyeye tevdi eder.
MADDE 12. — Bu kanun neşri tarihinde meridir.
MADDE 13. — Bu kanunun hükümlerini icraya İcra Vekilleri Heyeti memurdur.”
Kanun teklifinin gerekçesinde mevcut Meclis İçtüzüğünün 16. babında düzenlenen Tahkikat Komisyonlarının Meclis dışındaki faaliyetleri bakımından açık hükümler bulunmadığı ve İçtüzüğün hazırlanmasında mevzuatlarından yararlanılan Fransa, Belçika ve Hollanda gibi ülkelerin tahkikat komisyonlarının yetkilerini müstakil kanunlarla düzenleme yoluna gittikleri vurgulanmıştır.
Belge niteliği taşıdığı için bu gerekçeyi aynen aktarmakta fayda vardır.
ESBABI MUCİBE: “Türkiye Büyük Millet Meclisi Dahilî Nizamnamesinin 16’ncı babında yazılı Tahkikat encümenlerinin, şekli tatbîka mütedair hükümler dışında salâhiyetlerine dair mezkûr Nizamnamede tahdidedici kayıtlar bulunmamakla beraber, bu encümenlerin Meclis dışındaki faaliyetleri bakımından her türlü münakaşayı önleyici sarih kanuni hükümler de mevcut değildir. Dahilî Nizamname Meclis içi meselelere ait tatbik şekillerini tedvin ile iktifa eylemiş ve fakat salâhiyetler daha ziyade fiilî ve teamüli bir tarzda ihtiyaçlara göre ele alınmıştır. Dahilî Nizamnamenin tedvininde, mevzuatlarından istifade edilmiş olan Fransa, Belçika ve Holânda gibi memleketlerde, Meclis tahkikatı (Anket Parlamenter) vazife ve salâhiyetleri önceleri Meclis tarafından verilen tahkikat kararlarında gösterilmekte iken bilâhara, Tahkikat encümenlerinin vazife ve salâhiyetlerinin hususi kanunlarla belirtilmesi yoluna gidilmiştir.
Bu cümleden olarak Fransa’da tahkikat encümenlerinin vazife ve salâhiyetlerini tesbit ve tanzim eden 23 Mart 1914 tarihli Kanun ihtiyaç ve zaruretlere göre bugüne kadar muhtelif tadillere tâbi tutulmuş, Belçika’da da 3 Mayıs 1880 tarihli bir Kanunla bahis mevzuu encümenlerin vazife ve salâhiyetleri tesbit edilmiş bulunmaktadır. Memleketimizde Türkiye Büyük Millet Meclisi Dahilî Nizamnamesine tevfikan teşkil olunan Tahkikat encümenlerinin vazife ve salâhiyetlerini tesbit ve bu encümenlerce, ihtiyati tedbir mahiyetinde olan tasarruflarla ittihaz olunacak sair kararlara muhalefet halinde ne gibi müeyyidelerin tatbiki lâzımgeldiği hususlarını tanzim eyliyen hükümler mevcut değildir.
Bu itibarla Tahkikat encümenlerinin vazife ve salâhiyetlerini tâyin etmek üzere işbu teklifin tanzimine zaruret hâsıl olmuştur. Teklifin 1 ve 2 nci maddeleri T. B. M. M. Dahilî Nizamnamesi hükümlerine göre kurulacak olan encümenlerin bu Nizamnamede mevcut salâhiyetlerine ait hükümleri de nazarda tutularak vuzuhu sağlama bakımımdan teyiden ve tekraren vazife ve salâhiyetlerini irade eylemekte, 3, 4, 5 ve 6 ncı maddeleri Tahkikat encümenlerince müttehaz tedbir ve kararlara muhalefet bu tedbir ve kararların infaz ve icrasında ihmal ve suiistimali görülen vazifeliler hakkında uygulanacak müeyyidelerle tahkikatın gizliliğine ve tahkikatla ilgili hususları veya hâdiseleri ifşa eyliyenlere ve T. C. Kanununun yalan şahadet faslındaki suçu işliyenlere tertibolunacak cezalara ait müeyyideleri ihtiva eylemektedir.
Teklifin mütaakıp maddeleri usuli hükümleri vaz'etmekte ve bu kanuna muhalefet halinde 3005 sayılı Meşhut suçların usulü muhakemesi hakkındaki Kanunun mahal ve müddetle mukayyet olmaksızın tatbikini ve vazifeleri hakkında Memurin Muhakematı Kanunu ile Hâkimler Kanununun hususi tahkik, muamele ve usullerinin cari olmıyacağını ve sadece salâhiyet ve muhakeme mercilerine ait hükümlerin mahfuz tutulduğunu göstermektedir. 7 nci maddedeki vazifeli mahkemeden maksat, kanunu mahsuslarında gösterilen mahkemelerdir. 9 uncu maddede Tahkikat encümenlerince müttehaz karar ve tedbirler aleyhine hiçbir mercie itiraz olunamıyacağı kaydedilmekte, 10’uncu maddede Tahkikat Encümeni tarafından yapılan tahkikatın ilk tahkikat mahiyetinde olduğu zikredilmekle ilk tahkikatın hazırlık tahkikatının devamı mahiyetinde ve hazırlık tahkikatını da kapsadığı cihetle ilk tahkikat tâbiri kullanılmış bulunmaktadır.”
Çorum mebusu Ortakçıoğlu ve üç arkadaşının verdiği Teşkilatı Esasiye, Milli Müdafaa ve Adliye encümenlerinden üçer üye alınmak suretiyle Muvakkat Encümen oluşturulmasına ve teklifin bu encümende görüşülmesine dair önergesi TBMM’nin 25 Nisan 1960 tarihli oturumunda oylanarak kabul edilmiştir.
            Kanun teklifinin görüşüldüğü Muvakkat Encümende tartışmalar çıkmış, muhalefete ait milletvekilleri müzakereyi terketmişlerdir. Muvakkat Encümen teklifi bazı değişikliklerle kabul ederek “müstaceliyetle görüşülmesi temennisiyle” Meclis Genel Kurulunun tasviplerine sunmuştur. Muvakkat Encümenin 26 Nisan 1960 tarihli, 2/444 Esas ve 2 Karar nolu mazbatasında şu hususlar vurgulanmıştır:
• Tahkikat Encümenlerinin hak ve yetkileri ne Anayasada ne de Meclis İçtüzüğünde belirtilmiş değildir. Bu ihtiyaç uygulamada örfi ve teamüli olarak Meclis kararlarıyla karşılanmış olmakla birlikte bu konuda uyum sağlanamamış ve bu boşluk varlığını devam ettirmiştir. Dolayısıyla, Anayasanın 26. maddesine dayanılarak hazırlanan mevcut teklif bu boşluğu doldurmaya yöneliktir.
• Teklifin başlığı “vuzuhu temin maksadiyle” şu şekilde değiştirilmiştir:
“Türkiye Büyük Millet Meclisi Tahkikat encümenlerinin vazife ve salâhiyetleri hakkında Kanun.” Teklifin 2. maddesi hariç tüm maddeleri Encümence aynen kabul edilmiştir. Verilen bir önergenin kabul edilmesi üzerine de 2. maddenin metni şu şekilde formüle edilmiştir:
“MADDE 2. — Türkiye Büyük Millet Meclisi Tahkikat Encümeni:
a) Tahkikatın selâmetle cereyanını temin maksadiyle her türlü neşriyatın yasak edilmesine,
b) Neşir yasağına riayet edilmemesi halinde mevkute veya gayrim mevkutenin tabı veya tevziinin men’ine,
c) Mevkute veya gayrimevkutenin toplatılmasına, mevkutenin neşriyatının tatiline veya matbaanın kapatılmasına,
d) Tahkikat için lüzumlu görülen veya sübut vasıtalarından olan her türlü evrak, vesika veya eşyanın zaptına,
e) Siyasi mahiyet arz eden toplantı, hareket, gösteri ve emsali faaliyetler hakkında tedbir ve karar almaya,
f) Tahkikatın selâmetle intacı için lüzumlu göreceği bilcümle tedbir ve kararları ittihaz etmeye ve Hükümetin bütün vasıtalarından istifade eylemeye, 2.maddenin Meclis Genel Kurulunda görüşülmesi sırasında “encümen” kelimesi “encümenleri” şeklinde düzeltilerek madde kabul edilmiştir.
Meclis 27 Nisan 1960 tarihli oturumunda teklifi yoğun tartışmalar sonunda kabul etmiştir. Meclis tarihi günlerinden birini yaşamış, tartışmalar ve gürültüler nedeniyle oturuma tam dört kez ara verilmiş, Malatya Milletvekili İsmet İnönü’ye teklifin geneli hakkında yaptığı konuşmadan dolayı İçtüzük uyarınca 12 oturum Meclisten uzaklaştırma cezası uygulanmış, aynı şekilde Meclis başkanının uyarılarına rağmen sıra kapaklarına vurarak gürültüye sebep olan oniki milletvekiline’de muvakkaten Meclisten çıkarma cezası verilmiştir. Kanun teklifi dördüncü celsede CHP’li milletvekillerinin bulunmadığı bir ortamda kabul edilmiştir. Meclis genel kurulunda teklifle ilgili tartışmalar, Muvakkat Encümen Reisi Rize Mebusu Osman Kavrakoğlu’nun teklifin öneminden dolayı bir an önce kanunlaşabilmesi için gündeme alınarak öncelikli görüşülmesine dair bir önerge vermesiyle başlamıştır.
Önergenin aleyhinde konuşmak üzere söz alan Malatya Milletvekili Nüvit Yetkin, İçtüzüğün 101. maddesi gereğince encümende kabul edilen bir kanun teklifinin basılıp dağıtıldıktan sonra en az 48 saat geçmedikçe görüşülemeyeceğini, esasen teklif sahiplerinin aciliyetle görüşülme taleplerinin de olmadığını, dolayısıyla müstaceliyet için bir nedenin bulunmadığını, teklifin gerekçesinde de böyle bir neden sunulmadığını, dahası teklifin gerekçeden bile yoksun olduğunu, beş gün evvel hazırlanan bir teklifin “ekspres süratiyle” komisyondan çıkarıldığını ve dağıtıldıktan birkaç saat sonra Meclis gündemine getirildiğini, böyle bir şeyi Yüksek Heyetin kabul edeceğine ihtimal vermediğini dile getirmiştir.
Yetkin’e göre, “rejime tasaddi” niteliğinde olan bu kanun teklifi “baştanbaşa Anayasanın ihlâlini, iflâsını tazammun etmesi nedeniyle” Meclis Riyaseti tarafından kendilerine üçer oturum için Meclisten çıkarılma cezası verilen milletvekilleri, Suphi Baykam (Adana), Yaşar Alhas (Urfa) ve Nihat Sargınalp (Gümüşhane) dir. Altışar oturum ceza verilen milletvekilleri ise şunlardır: Nurettin Akyurt (Malatya), Reşit Önder (Tokat), Mehmet Delikaya (Malatya), Osman Eroğlu (Burdur), Ahmet Üstün (Burdur), Hasan Tez (Ankara), Ali Rıza Akbıyıkoğlu (Uşak), Adil Sağıroğlu (Erzincan), Tevfik Ünsalan (Malatya).
Bu sözlerin ardından oturumu yöneten Reisvekili Agâh Erozan kanun teklif ve layihaların müzakeresi için öngörülen en az 48 saatlik sürenin İçtüzükte belirtilen “hilafına Heyeti Umumiye karar almadıkça” ifadesiyle kayıtlı olduğunu, bu nedenle önergenin oya sunulacağını, kabulü halinde 48 saatlik müddetin beklenmeden görüşülebileceğini ifade etmiştir. Yapılan oylamada teklifin gündeme alınması 133’e karşı 216 oyla kabul edilmiş ve teklifin geneli üzerinde görüşmelere geçilmiştir.
İlk sözü alan Sivas Mebusu Turhan Feyzioğlu, TBMM’nin tarihi günlerinden birini yaşadığını, en karanlık günlerde düşmanı yere seren, devrimleri gerçekleştiren, Batılı anlamda gerçek demokrasiyi yerleştirmek için hamleler yapan Meclisin kendi yaptığı Anayasaya aykırı olan bu teklifle siyasi hayatımızın “15 yıl, 30 yıl, hattâ bazı bakımlardan 100 yıl” geriye götürülmek istendiğini, bu milletin 14 yıldan beri fedakarlıklar içerisinde çok partili bir rejimi yaşattıklarını, kurulmak istenecek bir baskı rejiminin kalıcı olamayacağını ifade etmiştir. Feyzioğlu demokratik rejimin dönüm noktasında olduğunu şu sözlerle vurgulamıştır: “Şu anda Türkiye’de demokratik rejim bir tarihî dönüm noktasına gelmiştir. Köyde ve kentte her siyasi teşekküle mensup ve bağımsız milyonlarca vatansever, milyonlarca hürriyet sever vatandaş gözlerini Büyük Millet Meclisine dikmiş, ümitlerini ona bağlamıştır. Hattâ şu anda, muhterem arkadaşlar, bütün medeniyet âlemi gözlerini 1950 senesinde serbest, eşit ve dürüst bir seçimle iktidar değiştirmeyi başarmış, dünyanın hayranlığını kazanmış olan bu büyük milletin şerefli mümessillerine dikmiş, 10 yıldan beri gitgide gelişeceği yerde zaman zaman geriye gitmiş olan demokratik rejimin, şu son darbelerle, ne hale geleceğini ilgiyle takibediyorlar.”
Feyzioğlu, bütünüyle Anayasaya aykırı olan bu teklifin adlî kanunlarımızdan bir kısmının iptali anlamına geleceğini ve kabulü durumunda yasama, yürütme ve yargı organları arasındaki ilişkilerde tam bir kargaşa yaratacağını belirtmiştir.
Feyzioğlu’na göre, teklifi getirenler Meclisi ve onun içinden çıkan tahkik encümenlerini “Kadiri mutlak” olarak gördükleri büyük bir yanılgı içindedirler. Oysa demokrasilerde esas olan “organların birbirini frenlemesi, heyetlerin ve salâhiyetlerin birbirini frenlemesi ve hiçbir şahsın veya zümrenin kadiri mutlak haline getirilmemesidir.”
Feyzioğlu, esasen mevcut Anayasanın da böyle bir sistem getirdiğini, Meclisin her ne kadar yasama ve yürütme yetkilerini elinde bulundursa da (5. madde), yürütme işini bizzat yapamayacağı ve bu kudreti kendi içinden çıkan İcra Vekilleri Heyeti vasıtasıyla kullanabileceğini (7. madde), yargı gücünün ise Meclis adına değil Türk Milleti adına vazife gören bağımsız mahkemelere ait olduğunu belirtmiştir. Feyzioğlu’na göre, “Meclis, nazari bakımdan bir kuru mülkiyet şeklinde dahi, kaza hakkına sahip değildir”.
Anayasanın benimsediği Kuvvetler birliği ilkesi, gerçekte yürütme ve yargı erklerinin Mecliste toplanmasından ibarettir. Anayasa yasama ve yürütme erklerinin müdahale edemeyeceği müstakil bir yargı gücü oluşturmuştur. Buna göre, Anayasanın Meclise dahi tanımadığı bir yetkinin, “Meclis gruplarından birinin içinden seçilen on beş kişilik bir siyasi heyete verilmesi asla mutasavver değildir; bu hareket Anayasanın iptalidir, ilgasıdır.”
Feyzioğlu, mevcut Meclis İçtüzüğünün tahkikat encümenlerine yargısal yetki vermekle birlikte bunun milletvekilleri ile sınırlı olduğunu, bu encümenlerin normal vatandaşları yargılayamayacağını ve aksi takdirde bunun tabii hâkim güvencesine aykırı olacağını vurgulamıştır. Tahkikat encümenlerine verilen yetkilerin Örfi İdare ilan edilen durumda bile geçerli olmadığını belirten Feyzioğlu, teklife yönelik eleştirilerini şu şekilde sürdürmüştür: “Hulâsa, örfi idarede hem yetkiyi siyaset dışı bir komutana, siyaset dışı bir müstakil askerî mahkemeye veriyoruz, hem de kararların Temyizi var, itirazı var. Getirilen teklif ise tahkikat yetkisini de, basını susturma, partileri faaliyetten alıkoyma yetkisini de siyasi bir heyete veriyor. Muhalif parti, muhalif basın, muhalif gazeteci hakkındaki kararı, onun siyasi rakibine aldıracaksınız, bu kararı türlü itirazın dışında ve üstünde tutacaksınız, ondan sonra, hukuk rejimi ve Anayasa dâhilinde kaldığınızı iddia edeceksiniz. Kimse buna inanmaz! Teklifi yapan arkadaşlar da dâhil, buna inanan arkadaşın bulunacağına ihtimal vermiyorum.
Teklife mehaz olarak alındığı söylenen Fransa’daki kanunla mevcut teklif arasında hiçbir münasebet olmadığını belirten Feyzioğlu, birincisine göre encümene davet edilen şahidin mâzeretini ispat edememesi durumunda hafif bir para cezasına çarptırıldığını, oysa mevcut teklifte öngörülen cezaların “açıktan açığa bir tedhiş rejimi, bir terör rejimi, bir baskı rejimi ihdas etmeye mâtuf” olduğunu ileri sürmüştür. Feyzioğlu, şahit celbi konusunda mevcut celbin Fransa’dakinden çok geniş yetkiler getirdiğini, encümenin kararlarına uymayanlara bir yıldan üç yıla kadar hapis öngördüğünü, Fransa’da encümenin gazete, matbaa kapatma, siyasi faaliyeti tatil yetkilerinin bulunmadığını ifade etmiştir.
Feyzioğlu bilhassa teklifin matbaa kapatmaya yönelik hükümlerini ağır bir dille eleştirmiş ve şunları söylemiştir: “[B]u encümenlere öyle yetkiler veriliyor ki, bunlar normal mahkemelerin dahi elinde yok. Matbaa kapatmak, yüzlerce insanın rızkı ile oynamak salâhiyeti veriliyor. Gece evinde uyuyan matbaacı, o matbaada çalışan yüzlerce fikir ve beden işçileri, gazetede çıkacak olan ve kendilerinin haberdar dahi olmadıkları yazılardan dolayı sabahleyin matbaanın kapandığını ve rızklarının kesildiğini görecekler. Bu baskı, fikirleri ve kanaatleri susturmak içindir; matbuatı, matbaa sahipleri vasıtasiyle de sansür ettirmek maksadını, fikrî ve doğru haberi boğmak maksadını güdüyor. Matbaa kapatmak yolu, yüzlerce sene evvel Batı memleketlerinde terk edilmiş bir usuldür. Matbaa kapatmak oralarda artık hukuk kitaplarından, kanunlardan çıkmış bir cezadır. Matbaa kapatmak gibi asırlar öncesini hatırlatan bir usulü bugünkü Cumhuriyet kanunlarının içine ithal etmek teşebbüsündeki vahamete dikkatinizi çekerim arkadaşlar. En ağır basın rejiminin hüküm sürdüğü zamanlarda dahi bu memlekette matbaa kapatmak merdut sayılmıştır. Bu memlekette matbaaların kapatıldığını görmek için saltanat devrine gitmek lâzımdır. Bu bakımdan, bu teklif, bir bakıma memleketi 14 sene evveline, ama bâzı bakımlardan da 50 –[100 sene evveline götürmek istidadındadır.”
Feyzioğlu, bu kanunun “görünüşte umumi bir kanun yapıyoruz kisvesi altında” gerçekte muhalefete karşı tedbirleri düşünen ve Cumhuriyet Halk Partisinin faaliyetlerinin araştırılmasını hedefleyen bir kanun olduğunu, aslında teklifin başlığının “C. Halk Partisinin ve basının faaliyetlerin Tahkik Encümeni için Kanun” olması gerektiğini, bunun çok daha samimi ve gerçek maksada daha uygun olacağını belirtmiştir.
Feyzioğlu’na göre, dikta rejimleri anayasaları ve kanunları açıkça ilga ederek kurulmaz, bunlar kağıt üzerinde bırakılırlar. Teklifi destekleyenler Meclisi demokrasiden uzaklaştırmaya, geriye, tek parti yıllarının uygulamalarına götürmeye çalışmaktadırlar. Yapılanın gerçekte bir “rejim darbesi” olduğunu ileri süren Feyzioğlu’na göre, “iki büyük partili bir siyasi rejim içinde, partilerden birisini tam bir baskı altında tutacak şiddet tedbirleri alındığı zaman, Anayasanın maddeleri nazari olarak yürürlükte kalsa bile, demokratik rejime paydos denmiş olur.”
Feyzioğlu, iktidar partisi milletvekillerine “Rüzgâr eken fırtına biçer” atasözünü hatırlatarak sözlerini tamamlamış ve oyların nasıl tecelli ettiğinin “Türk milleti tarafından, bugün ve yarın bilinebilmesi için teklifin açık oya konmasını” isteyen bir takrir sunmuştur.
Turhan Feyzioğlu’na cevap vermek üzere teklif sahiplerinden Çorum Milletvekili Hüseyin Ortakçıoğlu kürsüye gelerek, teklifin hazırlandığı andan itibaren CHP’nin “muazzam bir telâş” içerisine girdiğini, adeta “karanlıklara sakladıkları bir hususun üzerine projektör tutmuşuz da ayıpları meydana çıkacak mış gibi bir telâş içersinde” olduklarını ileri sürmüştür. Ortakçıoğlu’na göre, teklifin Anayasa’nın 83. maddesinde ifadesini bulan vatandaşın kanunen belirlenmiş yetkili mahkemeler dışında yargılanamayacağına dair Anayasa hükmüne aykırılığı sözkonusu değildir. Zira, bu komisyon herhangi bir mahkeme gibi yetkilendirilmiş bir heyet olmayıp ceza verme yetkisine sahip değildir. Komisyon sadece “tahkikatın selameti için tedbir almak salâhiyetini haizdir.”
Ortakçıoğlu, Komisyonun Anayasanın 8. maddesinde yazılı olan “Türk milleti adına kaza hakkını kullanma” yetkisine asla sahip olmayacağını, Komisyonun tedbir kararlarına uymama suçunun yetkili mahkemelerde görüleceğini özellikle vurgulamıştır.
Ortakçıoğlu, teklifin kanunlaşmasıyla birlikte gazetelerin kapatılacağı, dolayısıyla basın özgürlüğünün ihlal edileceği yönündeki eleştirilere de şu sözlerle cevap vermiştir: “«Gazete kapatıyorsunuz» deniyor. Gazete kapatmak mevzuubahis değil, neşriyatı menediyoruz, tedbir olarak men’ediyoruz. Sebebi, sen şu yasak kararına riayet etmedin! Buna rağmen matbaa broşür, risale gibi şeyler basarak neşriyata devam ederse o zaman kapatılacak. Biz inatçı değiliz, hiçbir iddiamız da yok, sadece suiniyet sahiplerini cezalandırmak istiyoruz. Matbuat Kanununda tedbirlerin esası hüküm olarak kanunla tahkim edilmiş bulunmaktadır. Şu Tahkikat Komisyonuna havale ettiğimiz işlerin ehemmiyetini göz önünde tutarak bu kanun içinde derpiş etmiş bulunuyoruz. Bundan ötesi yok.”
CHP Meclis Grubu adına konuşan Malatya Milletvekili İsmet İnönü, Meclis’te kendi aleyhlerine açılan tahkikatları yapacak komisyonların yetkilendirildiğini, iktidar partisinin “C.H.P. ve bir kısım matbuat”la ilgili olarak aldıkları tedbirleri “evvelâ bir teşekkül olarak, sonra da onun müeyyideleri olarak ikmal” ettiklerini vurgulayarak sözlerine başlamıştır. İnönü iktidarın seçimle gitmemeyi düşündüğünü şu sözlerle ileri sürmüştür: “Şimdi bir iktidar için, Anayasa içinde dürüst bir iktidar olmanın mihenk taşı vatandaşa karşı partizan olmaması ve dürüst bir seçim yapmayı kabul etmesidir. Dürüst bir seçim yapmayı kabul etmemiş, o kadar da değil, dürüst bir seçim yapmamayı seçimi kazanmak için esas ittihaz etmiş olan bir iktidar seçimle asla gitmek temayülünde değildir. Bir iktidar bir defa seçimle gitmemeyi esas olarak kabul ettikten sonra artık onun alacağı tedbirler birbirinden gayrimeşru ve birbirinden batırıcı ve yıpratıcı olur.”
İnönü, iktidara yönelik eleştirisinin dozunu artırarak konuşmasına devam etmiş, bu düzenlemenin iktidar partisinin şartları kendi lehine hazırlayarak seçime gitmek ve seçimden % 96,6 çoğunlukla çıkmak için yapıldığını belirtmiştir. İsmet İnönü tartışma yaratan konuşmasını şu şekilde sürdürmüştür:
“İSMET İNÖNÜ (Devamla) — Muhterem arkadaşlar, Demokrat Parti iktidarının seçime karşı aldığı vaziyet vatandaş nazarında iki ihtimali canlandırmıştır: Birincisi; bu iktidar hiçbir zaman seçim yapmıyacaktır. Ben bu fikre iştirak etmiyorum. Bu iktidar 3 aylık bir seçim hazırlığı yapıp şartları kendisine hazırladıktan sonra seçimi yapacaktır. Üç ay kâfi gelmezse bu üç ayı artıracaktır. Kendi kanaatince seçim şartları kendisi için olgun hale gelecek, ondan sonra seçimi ekseriyetle seçimi kazanmış olduğunu bütün dünyaya ilân edecektir. Şimdi arkadaşlar, bu tarzda seçim marifetlerini yapan idareler vardır.
REİS — Müsaade buyurun, vazifeme müdahale etmeyin, Riyaset vazifesini bilir.
İSMET İNÖNÜ (Devamla) — Bunlar, % 96,6 çoğunluğu alırlar, ama bunların selimlerine ne o memleket içinde, ne de dünyada, hiç kimse itibar etmez. Fakat ben size haber vereyim ki, vatandaş o kadar dolgundur ki, bu 3 ay, 6 ay, bir sene sizin arzu ettiğiniz seçim havasını hazırlıyamıyacaktır. Sözün kısası arkadaşlar, bu tedbirlerle Anayasaya bir darbe vurulmaktadır. Anayasa dışı, gayrimeşru bir baskı idaresi kurulmaktadır.
Bizden başka dünyanın herhangi bir memleketinde okuma yazması olan bir adama «Türkiye'de Demokrat iktidar rakibi hakkında ithamname ile böyle bir tahkikat açtı ne dersiniz?» deyiniz alacağınız cevaba razıyım. Alacağınız cevap yalnız sizin için değil endişe ederim ki, memleketimiz için hicap verici olacaktır.”
İnönü’nün konuşmasının “memuru, emniyeti, zabıtayı politikaya âlet eder mahiyetteki beyanlar” içerdiğinin ileri sürülmesi üzerine oturum başkanı bu sözlerin tutanaklardan çıkarılmasını oya sunmuş, ancak bu öneri kabul edilmemiştir. Tekrar söz alan İnönü’nün “bir baskı rejimi kurulduğu zaman bunu kuranlar…” sözleri üzerine yeniden gürültüler başlamış, iktidar partisi milletvekilleri “zabıt okunsun” sesleriyle masalara vurmuşlar ve sonunda zabıtlar tetkik edilmek üzere oturuma on beş dakika ara verilmiştir. İkinci celse açıldığında oturumu yöneten Meclis Başkanvekili İbrahim Kirazoğlu, zabıtların incelendiğini ve İsmet İnönü’nün beyanlarının Meclis İçtüzüğünün 188. maddesinin 3. fıkrası uyarınca kendisinin Meclisten çıkarılmasını gerektirdiğini söylemiştir. İnönü’nün on iki oturum Meclis’ten çıkarılması oylanarak kabul edilince İnönü salondan çıkmıştır. Şiddetli gürültüler arasında bu kez İnönü’nün beyanlarının zabıttan çıkarılması oylanmış ve kabul edilmiştir. Şiddetli gürültülerin devam etmesi üzerine oturuma on dakika ara verilmiştir.
Üçüncü celse açıldığında Adliye Vekili Celâl Yardımcı’ya söz verilmiş ancak şiddetli protestolar ve gürültüler nedeniyle görüşmeler bir türlü başlayamamıştır. Bu kez Suphi Baykam, Yaşar Alhas, Nihat Sargınalp’ın ihtarlara rağmen sükûneti ihlal ettikleri gerekçesiyle üç oturum Meclisten çıkarılmaları oya sunuldu ve kabul edildi. Gürültülerin kesilmemesi üzerine çıkarma cezaları devam etti. Nurettin Akyurt ve Reşit Önder, Mehmet Delikaya, Osman Eroğlu, Ahmet Üstün, Hasan Tez, Ali Rıza Akbıyıkoğlu, Adil Sağıroğlu ve Tevfik Ünsalan’ın 6 oturum Meclisten çıkarılmalarına karar verilmiştir. Haklarında çıkarma cezası verilen bu milletvekillerinin dışarı çıkmaması nedeniyle celseye beş dakika ara verilmiştir.
Dördüncü celsenin başında Ankara Milletvekili Avni Doğan dinleyicilerin tahliye edildiğini, dolayısıyla görüşmelerin “gizli celse” mahiyetinde olduğunu, bunun için de karar alınması gerektiğini belirtmiştir. Ancak, oturum başkanı dinleyicilerin olmamasının müzakereye engel teşkil etmediğini, üstelik kapıların açık olması nedeniyle dinleyicilerin isterlerse gelebileceğini söyleyerek bu itirazı kabule şayan bulmamıştır.
Rize Milletvekili Osman Kavrakoğlu son sözü alarak, muhalefet partisine mensup milletvekillerinin Meclisi çalışamaz hale getirme gayreti içinde olduklarını ve “Meclisten ihracolunan şeflerinin arkasından, sanki bir elektrik şebekesine bağlı robotlar gibi mütemadiyen sıraları yumruklamakta ve tepinmekte” olduklarını ifade etmiştir.
Kavrakoğlu’nun “İstediğiniz kadar gürültü yapınız, bir gün Büyük Milletimiz sizleri de, şefinizi de kendisinin vekâletine lâyık olmadığınızı görerek Meclisten ebediyen çıkarmasını bilecektir” şeklindeki sözleri sağdan protestolar, soldan ise alkışlarla karşılanmıştır. Kavrakoğlu, müzakere edilen kanun teklifinin Anayasaya aykırı olduğu yönündeki eleştirileri de şu sözlerle reddetmiştir: “Bu iddiaları ciddî bir mesnede dayanmıyor.
Şimdi de seyirci arıyorlar, vaz’ı sahne ettikleri şu komedi için seyirci arıyorlar. Kendilerini sahne artisti mi sandılar? Hayır beyler, siz seyirciler için rol almadınız, burada vazifeniz memleket meselelerinin müzakeresine katılmaktır, lider paşanın piyeslerini oynamak değil. Muhterem arkadaşlarım, milletin yegâne ve hakikî mümessili sıfatıyla hakkı hâkimiyeti bizzat istimal eden TBMM’in mukarreratını gayrimeşru olarak vasıflandırmak için insaf ve iz’an ölçülerini tamamen terk etmiş görünenlerin Anayasadan ve ona muhalefetten bahsetmeye hakları yoktur. Kaldı ki, bizim mevzuatımızda Anayasaya aykırılık iddiasının tahkik mercii yoktur, bu hak Meclisi Âlinindir. Büyük Meclis bir kanunu müzakere ve kabul ederse onun Anayasaya aykırılığı iddiası bahis konusu edilemez.
Meclisimiz Anayasanın yapıcısı sıfatiyle, bir teklifi müzakere ederken evvelâ onun Anayasa müvacehesinde durumunu da gözden geçirir. Nitekim, encümenimiz bu hususu görüşmüş ve muhalefetin iddialarını vârit bulmamıştır.”
Kavrakoğlu’nun konuşmasından sonra kifayet-i müzakere önergesi oylanarak kabul edilmiş ve kanun teklifinin maddelerine geçilmiştir. Muvakkat Encümen mazbatasının Anayasa Komisyonuna tevdii hususunun açık oya konulmasına dair CHP’li milletvekillerinin verdikleri önerge reddedilmiştir. Kanun teklifinin ilk maddesinin kabulüyle birlikte de CHP milletvekilleri Meclisi terketmişlerdir. Daha sonra kanunun maddeleri hızla kabul edilmiştir. Tahkikat encümenlerince verilecek karar ve tedbirlerin “katî” olduğu ve aleyhine itiraz olunamayacağına dair hüküm getiren 9. maddeyle ilgili olarak Encümen sözcüsü Nevşehir Milletvekili Hasan Hayati Ülkün bir açıklamada bulunmuştur. Ülkün, teklif sahibi Hüseyin Ortakcıoğlu’nun encümenlerce alınacak kararlara bâzı hallerde itiraz edilebileceği yönündeki düşüncelerine Encümenin katılmadığını, bu maddeyi “hiçbir itiraz mercii kabul etmiyen şekilde” mutlak olarak anlayıp düzenlediklerini belirtmiştir. Kanunun maddeleri kabul edilip tamamı oylamaya sunulmadan Adalet Bakanı, Nafia Bakanı ve Muvakkat Encümen Reisi söz alarak teklifi savunmuşlar ve muhalefeti eleştirmişlerdir.
Adliye Vekili Ağrı Milletvekili Celâl Yardımcı “İnönü’nün Hükümete ve memleket Adliyesine karşı tamamen bühtan ve tamamen iftiraya müstenit” olarak nitelendirdiği beyanatlarına cevap vermek için kürsüye geldiğini söylemiştir. Yardımcı, Tahkikat encümenlerinin şu ana kadar memleketin herhangi bir bölgesinde tevkife veya müsadereye ait bir karar vermediğini, İnönü’nün mevzubahis ettiği tutuklamaların 30 milyonluk bir ülkenin 2-3 yerinde yürürlükteki kanunlara aykırı uygulamalardan dolayı adli makamlar tarafından yapılmış olduğunu, Hükümetin adliyeyi tedhiş ederek tutuklamalara giriştiği iddialarının tamamen gerçek dışı olduğunu, asıl adliyeyi baskı altına almak isteyenlerin ve memlekette tedhiş havası yaratmak isteyenlerin muhalefetin kendisi olduğunu, Hükümet olarak “Devlet idaresini Meclisi ve milleti bu tedhişten kurtarmak için kanunlarla tedbirler almak mevkiinde” ve “tamamen mâsum ve meşru müdafaa halinde” bulunduklarını belirtmiştir.
Nafia Bakanı Samsun Milletvekili Tevfik İleri de konuşmasında İsmet İnönü’ne yönelik ağır eleştirilerde bulunmuştur. İleri’ye göre, “biraz evvel bu kürsüden İsmet İnönü ağızı ile aziz, kahraman, vatansever Türk ordusuna, Türk zabıtasına, Türk memuruna ve nihayet toptan Türk Milletine hakaretlerin en şenii yapılmıştır.” İleri, bir zamanlar cephe komutanlığı, Başvekillik, Cumhurreisliği yapmış ve Atatürk’le birlikte çalışma şerefine yükselmiş bir kişinin “konuşmasının her hecesiyle korkunç ihtirasının zebunu olarak hiyanetin çukuruna düştüğünü” ileri sürmüştür.
İleri, sert konuşmasını şu sözlerle sürdürmüştür: “İsmet İnönü’nün ve partisinin aklında, fikrinde sadece ne pahasına olursa olsun iktidara gelmek vardır. Ve şayanı hayrettir ki, bu insan utanmadan seçimden seçim dürüstlüğünden bahsedebilmektedir. Bu insan 1946 da Meclise arka kapıdan girmiş, halkın lanetinden, nefretinden korkup kaçmış, seçilmeden Reisicumhurluk yapmış, hırsızlama reylerle iktidarda kalmış bir millî irade düşmanıdır. Tahkikat Komisyonu, bugün bütün vuzuhu ile tebarüz eden korkunç bir zihniyetin bütün teferruatı ile Millet Meclisine getirilmesi için kurulmuştur. Görüldü ki, suçluluklarının telâşı içindedirler. Telâşlanmakta haklıdırlar, çünkü suçludurlar. Kararlarınızı, kanunlarınızı tanımıyorum diyenlere, millet hâkimiyetinin; millet iradesinin ne olduğunu o iradeyi temsil eden Yüksek Meclisiniz alacağınız tarihî kararlarla göstereceksiniz. Bir bataktadırlar, kurtulmak istedikçe batıyorlar. Mukadder akıbetlerinden hiçbir çabalama onları kurtaramıyacaktır. İnönü’nün az evvelki sefil manzarası bunun ifadesidir.”
Son sözü Muvakkat Encümen Reisi Rize Milletvekili Osman Kavrakoğlu almış ve Turhan Feyzioğlu’nun kendisine atıf yaptığı bir Anayasa otoritesini, Prof. Hüseyin Nailî Kubalı’yı eleştirmiştir. Kavrakoğlu’na göre, Meclis ne zaman ciddi bir siyasi konuya eğilse CHP sözcüleri derhal “Hukuk nizamı bozuluyor, Anayasa elden gidiyor” diye feryad eder, bu profesör de “mâtbuatta arzı endam eder ve malum edası ile âlimane fetvalar verir.”
Kavrakoğlu “kim bu adam, kim bu profesör” sesleri arasında şunları söylemiştir:
“Bir siyasi partinin devamlı siparişlerini kabul ile ilmî değerden mahrum, soğuk ve mânâsız fetvaları siyaset pazarına sürmeyi itiyat haline getirmiş bulunan bu zatın beyanlarının bizim fikirlerimizi değil, bizzat içinde bulunduğu en büyük ilim müessesesinin (Üniversitemizin) haysiyet ve itibarını zedelemekte olduğunu ifade etmek isterim.
Hüseyin Nailî Kubalı... Teklif sahiplerini dinlemeden, mucip sebepleri tetkik etmeden kendisini günlük politikaya bu derece gönülden kaptıran bir insanın ciddiyetinden de, ilmî haysiyetinden de şüphe etmek hakkımızdır. Kanaatimiz şudur ki: Kendisini kanuni ve idarî bütün tedbirlere karşı tarihî bir muafiyet içinde hissederek etrafına topladığı siyasetçilerle memleket dâhilinde şuriş yaratmak iddia ve istidadında olan bir muhalefet liderini kanunlara ve nizamlara râmetmek ve bu liderin partisinin çalışmalarını gözden geçirmek, Türkiye Büyük Millet Meclisinin yalnız hakiki değil, en tabiî bir vazifesidir. İşte kanun teklifi bu vazifenin ifasını sağlıyacaktır. (Soldan, şiddetli alkışlar, bravo sesleri)”
Bu konuşmalardan sonra kanunun heyet-i umumiyesi oylanarak kabul edilmiştir. Ancak, Tahkikat komisyonları ile ilgili kanun kabul edildikten sonra da Mecliste bu konudaki tartışmalar bitmemiştir. 29 Nisan 1960 tarihli oturumda tashih-i tutanak bağlamında söz istenmiş, ancak Meclis riyaseti henüz tutanakların yayınlanmadığı gerekçesiyle bir sonraki oturumda kendilerine söz hakkı verileceğini belirtmiştir. Muhalefetin önceki meclis tutanaklarının özetinin yayınlandığı, dolayısıyla “sabık zabıt” hakkında kendilerine söz hakkı verilmesi gerektiğine dair itirazları oturum başkanı tarafından kabul edilmemiştir.
4 Mayıs 1960 Çarşamba günü toplanan Meclis’te söz alan Avni Doğan, iktidarın Anayasa ve İçtüzüğe aykırı bir şekilde Tahkikat komisyonları kanununu çıkardığını ileri sürmüştür. Doğan’a göre Tahkikat encümenine Meclisin üzerinde yetkiler tanıyan bu kanun aleniyet ilkesine aykırı olarak, Meclisçe gizli celse kararı alınmadan görüşülerek, kabul edilmiştir; bu nedenle “muallel”dir. Doğan Meclis çalışmalarının milletten saklanamayacağını belirterek iktidarı şu sözlerle uyarmıştır: “Arkadaşlarım; memlekette ahvali fevkalâdenin istilzam ettiği beyan ve iddia edilerek ortaya getirilen bu encümenin doğuşuna ait müzakere milletten saklanamaz, saklanmaması icabeder. O salâhiyetlere taallûk eden hususat milletin nazarından saklanmamalıdır. Türkiye Büyük Millet Meclisiyle millet arasına bir perde gerilemez. Gerildiği zaman Türkiye Büyük Millet Meclisinin Muhterem Heyeti Umumiyesine bir vazife düşer; O vazife şudur: Muhafazai ahkâmına yemin ettiği demokrasi esaslarının ve Anayasa ahkâmının korunması için dikilmek ve kıyam etmek ! … Mutlaka bunun tashihi icabeder. Çünkü tashih edilmediği takdirde memleketin demokratik nizam içinde kalma imkânları ref'edilmiş olur.”
Avni Doğan’a cevap vermek üzere söz alan Denizli Milletvekili Baha Akşit, Doğan’ın hem gerçekleri tahrif ettiğini hem de isnatta bulunduğunu belirtmiştir. Akşit, tartışılan kanun teklifinin Muvakkat Encümende ve Genel Kurul’da anayasaya aykırılık bakımından müzakere edildiğini, yüce Meclisin Anayasaya aykırılık iddialarını reddettiğini, Meclis dışında hiçbir organın bu konuda yetkili olmadığını, muhalefetin “tehditkâr” sözlerine ve sürekli sıra kapaklarına vurarak müzakereleri engellemeye çalışmasına ve nihayet Meclisi terk etmesine rağmen Meclisin “selâbetle” görüşmelere devam ederek teklifi ittifakla kabul ettiğini söylemiştir.823 Akşit, Meclisin ekseriyetle kabul ettiği kanunlara herkesin uyması gerektiğini aksi davranışın kimsenin “haddi” ve “hakkı” olmadığını belirterek şunları söylemiştir:
“Arkadaşlarım, hatırlıyacaksınız bu hâdiseler ilk defa vukua gelmiş değildir. Zaman zaman B. M. Meclisi tarafından çıkarılmış olan kanun ve kararlara şu veya bu vesilelerle itiraz etmek ve bu kanun ve kararları dinlemiyeceğiz, demek âdetleridir. Fakat bu sözlerin hiçbir mânası ve hiçbir değeri yoktur. Onlar 1950 den beri çıkarılmış olan kanun ve kararların birçoklarına aynı şekilde itiraz etmektedirler. Müzakere ettiğimiz kanunlar, Dahilî Nizamname hükümleri dâhilinde cereyan etmiş ve kabul edilmiştir. Bundan ötesi lâftan ibarettir. B. M. Meclisinin çıkarmış olduğu kanun ve kararlara itaat her vatandaşın, her Türk’ün vazifesidir.”
Son olarak oturumu yöneten Meclis Başkanvekili İbrahim Kirazoğlu, kanun teklifinin İçtüzüğe aykırı şekilde görüşüldüğü yönündeki iddiaların mesnetsiz olduğunu, gizli celse yapılmadığını ve zabıtların neşredilmemesi gibi bir durumun sözkonusu olmadığını, verilen açık oy önergesinin ise oylanarak reddedildiğini, ayrıca zaten maddelerin ittifakla kabul edilmesi nedeniyle açık oyla murat edilen amacın gerçekleştiğini, dolayısıyla hiçbir yanlış tatbikatın bulunmadığını söylemiştir.
(*) T.B.M.M. Zabıt Cerideleri, Devre:11, Cilt: 13
**  Tahkikat Komisyonu Raporu, aradan geçen 57 yıla rağmen henüz açıklanmamıştır. 0ysa, hukuken mevcut ve mer-i bütün muhafaza, mahremiyet, saklılık ve gizlilik süreleri geçmiş olmakla: TBMM Başkanlığı tarafından “TAHKİKAT RAPORU” acilen ve derhal açıklanmalıdır. Bu Meclis ve Hükümet için “ivedi bir görev” başta Demokrat Partililer olmak üzere Türk Milleti için meşru ve geciktirilmiş bir hak’tır.
          *** BU NEDENLE: Tahkikat Komisyonu çalışmaları, kararları ve nihai Raporu hakkında bilgi sahibi olanlar ; Bütün bildiklerini, ellerindeki belge ve dokümanları “tarihi sorumlulukları icabı ve İnsanlık Namına”  Demokratlar Kulübü’ne göndermelidirler. 
          TAHKİKAT KOMİSYONU DARBEYİ GÖRMÜŞ
Adnan Menderes’in avukatı Burhan Apaydın’ın ölmeden önceki son arzusu, merhum Başbakan ve arkadaşlarını idama götüren sebeplerden biri olarak gösterilen Tahkikat Komisyonu raporunun açıklanmasıydı. 
Aksiyon Dergisi, bu haftaki (29 Nisan 2013 Pazartesi) sayısında Menderes hükümetinin oluşturduğu komisyonun hazırladığı 180 sayfalık rapora ulaştı. Raporda, CHP ve basının halkı, öğrencileri kışkırtarak darbeye zemin hazırladığı belirtiliyor. CHP’nin sandıksız iktidara gelme yolları aradığı, orduyu tahrik ettiği vurgulanıyor. Öneriler bölümünde, “Askerlerin siyasetle iştigali caiz değildir. Harp Okulu öğrencilerinin yürüyüşü tehlikeli bir teşebbüstür. Polis güçlendirilmeli, yalan haber üreten merkezler bitirilmelidir.” deniliyor.
            Menderes’in avukatı Burhan Apaydın’ın ölmeden önceki son arzusu, komisyon raporunun açıklanmasıydı. Geçtiğimiz hafta 89 yaşında hayatını kaybeden Apaydın, ölümünden birkaç gün önce Meclis Başkanı Cemil Çiçek’e bir mektup yazarak bunu talep etmişti.
Apaydın, dilekçesini, “Bu rapor hâlen TBMM Başkanlık Arşivi’nde bulunmaktadır. İşbu dilekçemle birlikte bu raporun derhâl Türk milletine açıklanması gerekmektedir.” diyerek bitiriyordu. İşte o rapora haftalık haber dergisi Aksiyon ulaştı. 180 sayfalık raporun ilk bölümünde, 1946’dan itibaren CHP ve lideri İsmet İnönü’nün muhalefet usulleri, detaylı bir şekilde anlatılıyor. CHP’nin Meclis’in meşruiyetini tartışmaya açtığı, hükümet otoritesini tahrip için çalıştığı belirtiliyor. 1957 seçimlerinden sonra Ana Muhalefet partisinin sandıksız iktidara gelme yolları aradığı vurgulanıyor. Zile, Geyikli, Ankara ve Uşak’ta yıkıcı usuller kullanılarak, halkın kanunları çiğnemeye, polisle çatışmaya zorlandığı ifade ediliyor. İsmet İnönü’nün daha 4 Aralık 1957’de “Bir memlekette ihtilal nasıl olur?” diyerek darbe felsefesini propaganda sahasına sürdüğü belirtilen raporda, “CHP’nin iktidara gelmesinin yegâne çaresi memlekette bir karışıklık çıkmasıdır.” deniyor.
İnönü’nün konuşmalarından örnekler verilerek orduyu darbeye teşvik ettiği öne sürülüyor.
Rapor, ‘yüzlerce öğrenci öldürülüp gömüldü’ gibi yalan haber örnekleriyle ihtilal şartlarının oluşturulduğunu açıkça ortaya koyuyor. Raporda, 1957’den 27 Mayıs 1960’a kadar meydana gelen Gaziantep, Kayseri Yeşilhisar, Ankara ve İstanbul olaylarının perde arkası da anlatılıyor. CHP’lilerin halkı güvenlik güçlerine karşı kışkırttıkları öne sürülüyor, bunu teyit eder nitelikte tanık ifadelerine yer veriliyor. İstanbul ve Ankara’da öğrencilerin, bazı hocalar ve CHP’liler tarafından yönlendirildiği ifade ediliyor. Raporda aynı yalan haberlerle ve yöntemlerle Harp Okulu öğrencilerinin de sokağa döküldüğü ve gösterilerin, aynı yerlerde ve saatlerde yapılmasının dikkat çekici olduğu belirtiliyor.
TERTİPÇİLER CHP İDARECİLERİ
“Tertipçiler kim?” sorusuna şu cevap veriliyor: “Tahkikatımızda ayaklanma hareketlerinin tertipçilerinin CHP idarecileri olduğunu gösteren delil ve emareler bulunmuştur. Bütün bu hareketler, hükümet darbesi ve siyasi suikast teşebbüsleridir. Bu teşebbüsler tam teşebbüs denilen irca-ı safhaya kadar getirilmiştir. CHP liderleri bir ihtilal çıkması için ellerinden geleni yapmışlar, her çareye başvurmuşlardır. İnönü, ‘şartlar tamam olunca ihtilalin vuku bulacağını’ Meclis kürsüsünden ilan etmiştir. Bildirilen neticenin istihsali için CHP Genel Merkezi ve teşkilatı, talebeyi, halkı ve orduyu tahrik suretiyle şartları hazırlamaya çalışmışlardır.” 15 kişiden oluşan komisyonun raporunun sonunda, darbenin önlenebilmesi için bazı öneriler ise şöyle sıralanıyor: “Ankara ve İstanbul’daki olaylar derhal durdurulmalıdır. Askerlerin siyasetle iştigali caiz değildir. Harp Okulu öğrencilerinin yürüyüşü tehlikeli bir teşebbüstür. Milli Emniyet Teşkilatı güçlendirilmeli, yalan haber yuvaları bulunup bertaraf edilmelidir. Zabıta kuvvetleri takviye edilmelidir. Yıkıcı neşriyatı takip için bir hukuk heyeti kurulmalıdır. Devlet ve amme müesseselerinin daha tesirli çalışması için tedbirler alınmalıdır. Basın yolu ile yalan haberlerin yayılması cezai müeyyide altına alınmalı, cezalar artırılmalıdır. TBMM dahili nizamnamesinde değişiklik yapılarak gündem dışı söz talebi sağlam esaslara bağlanmalıdır. Ordunun siyasete alet edilmesine delalet edecek neşriyat ve teşebbüsler ve hareketler sıkı müeyyide altına alınmalıdır.” (AKSİYON, 29 Nisan 2013 Pazartesi)